10 maddede Alican Uludağ'ın tutuklanmasına giden süreç

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ'ın avukatları, AİHM'deki Vedat Şorli kararına atıf yaparak tutukluluğuna itiraz etti. Peki Silivri'ye gönderilen Alican Uludağ'ın tutuklanmasına giden süreç nasıl gelişti?


DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ, 19 Şubat 2026 akşamı Ankara'daki evinden gözaltına alındı. Gece karayoluyla İstanbul'a getirilen Uludağ'ın 20 Şubat sabahı önce savcılık ifadesi alındı, ardından İstanbul 9. Sulh Ceza Hâkimliği'ne sevk edildi ve "Cumhurbaşkanına alenen hakaret" suçlamasıyla tutuklandı. Tutuklama sonrası Metris Cezaevi'ne gönderilen Uludağ, bugün Silivri'deki Marmara 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'na sevk edildi. Avukatları tutuklama kararına itiraz etti. Peki Uludağ'ın tutuklanmasına giden süreçle ilgili neler biliniyor?

Alican Uludağ hakkındaki soruşturma nasıl başladı?

Soruşturma dosyasına göre İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Uludağ hakkında Türk Ceza Kanunu'nun 299. maddesi kapsamında "Cumhurbaşkanına alenen hakaret" ve 217/A maddesi kapsamında "halka yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçlarından re'sen işlem yaptı. Dosyada ayrıca 301. madde (devletin kurum ve organlarını aşağılama) bakımından da izin prosedürünün işletildiği ve Adalet Bakanlığından olur talep edildiği görülüyor.

Dosyanın "ilk çıkışına" ilişkin ayrıntıyı ise Uludağ'ın avukatı Abbas Yalçın DW Türkçe'ye anlattı.

Yalçın'a göre süreç, Uludağ'ın Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının "Casperlar" olarak anılan bir yapıya ilişkin basın açıklamasını alıntılamasıyla başladı. Bu açıklamada, bir soruşturma kapsamında "kamu görevlileriyle dirsek teması" ve "soruşturma bilgilerinin çete yöneticilerine iletildiği" yönünde değerlendirmeler bulunduğunu aktaran Yalçın, Uludağ'ın bu açıklamayı alıntılayıp "mafya-siyaset-bürokrasi-yargı" ilişkisine dair eleştirel bir yorum yaptığını, soruşturmanın ilk aşamada 301. madde üzerinden kurgulandığını ve izin prosedürü nedeniyle Bakanlıktan olur istendiğini söyledi. Yalçın, bu aşamayı "19 Şubat'ta başlatılan soruşturmanın hukuki kisvesi bu paylaşımdır" sözleriyle tarif ediyor.

Bu zamanlamaya hem Uludağ hem de savunma tarafı ayrıca dikkat çekiyor.Akın Gürlek'in 11 Şubat 2026'da Adalet Bakanlığı görevini devralmasının ardındansoruşturma sürecinin başlaması, savunma cephesinde "zamanlama" tartışmasını büyüttü.

Alican Uludağ da hâkimlik sorgusunda dosyanın kurulma biçimine ilişkin değerlendirmesini şu cümlelerle dile getirdi:

"Hiçbir paylaşımımda suç unsuru olmadığını, tamamen eleştiri olduğunu savcılık da gayet iyi biliyor. Bugüne kadar bu paylaşımlarla ilgili ne Cumhurbaşkanı ne de avukatları şikayette bulundu."

Savcılığın sevk yazısında ise Uludağ'ın X paylaşımlarının bir kısmı tek tek alıntılanarak bu ifadelerin Cumhurbaşkanının "onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek" nitelikte olduğu ileri sürülüyor. Paylaşımların "alenen" işlendiği ve zincirleme şekilde değerlendirilebileceği iddia ediliyor.

Savunma tarafı daha baştan bunun karşısına iki itiraz koyuyor: Birincisi, isnat edilen suçların "tipiklik" unsurunu karşılamadığı; ikincisi ise "hangi cümlenin hangi suç maddesini oluşturduğunun" belirsiz bırakıldığı. Yalçın, savcılığa hangi paylaşımın hangi suça dayanak yapıldığını sorduklarını, karşılığında net bir yanıt alamadıklarını söylüyor ve bunu "Bir açıklama alamadık" cümlesiyle özetliyor.

Savcılık dosyayı nasıl genişletti?

Alican Uludağ'ın soruşturma dosyası yalnızca tek bir paylaşımla sınırlı değil. Savcılık, geriye dönük biçimde 2025 yılına ait paylaşımları da dosyaya dahil etti. Yalçın, DW Türkçe'ye yaptığı açıklamada, cumhurbaşkanına hakaret suçlamasına dayanak yapılan paylaşımların tamamının 2025 yılına ait olduğunu; "en yakınının dahi aylar öncesine dayandığını" söylüyor. Yalçın ayrıca bu paylaşımlar bakımından "Cumhurbaşkanının avukatlarının uzun süre şikayette bulunmadığını" vurguluyor ve bunun soruşturmanın gerekçesiyle çeliştiğini savunuyor.

Uludağ da sorgusunda "Aylar önce yapılan paylaşımlarla ilgili bugüne kadar re'sen soruşturma açılmadı. Bugün neden Ankara'dan apar topar buraya getirildim?" diye sordu.

Paylaşımlarda 'Cumhurbaşkanına hakaret' var mı?

Dosyada savcılık, bazı paylaşımları "somut fiil isnadı" içerdiği gerekçesiyle 299 kapsamında değerlendiriyor. Hâkimlik kararı da bu çerçeveyi benimsiyor ve paylaşımların Cumhurbaşkanının "onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek şekilde somut fiil isnadı içerdiğine" dair "kuvvetli suç şüphesi" bulunduğunu kaydediyor. Kararda ayrıca, paylaşımların "herkese açık" hesapta yapılmış olması nedeniyle "alenen işlenme" koşulunun oluştuğu değerlendirmesi yer alıyor.

Savunma tarafı ise bu noktada doğrudan "hakaret" unsuruna itiraz ediyor:

"Müvekkilin yaptığı yorumların demokratik bir toplumda olması gereken kamusal tartışmalar alanında kaldığı ortadadır. Kendisinin gazeteci olduğu gözetildiğinde, bu yorumları yapması sadece hak değil aynı zamanda mesleğinin yüklediği bir sorumluluktur."

Uludağ ise hakimlik sorgusunda tutuklama talebinin nesnel okunması halinde "küfür" unsurunun bulunmadığını; bunun bir yargı muhabirinin eleştirileri olduğunu savundu ve "eleştiri hakkının" basın hukukunda korunduğunu hatırlattı.

Avukat Abbas Yalçın, Uludağ'ın paylaşımlarını "tamamı olgulara dayanan" ve "haberlere, yargı kararlarına, yargısal işlemlere dayanan" eleştiriler olarak tarif ediyor. Yalçın, Uludağ'ın "çok dikkatli bir gazeteci" olduğunu, "düzgün yazmaya çalıştığını" ve paylaşımlarının "sert eleştiri bile sayılmayacak ölçüde olgusal temelli" olduğunu söylüyor. Bu nedenle savunmaya göre dosyada "hakaret"in nerede başladığı, eleştirinin nerede bittiği somutlaştırılmadan 299'a gidilmesi hukuken sorunlu.

"Yanıltıcı bilgi" suçlaması neye dayandırıldı?

Savcılık sevkinde 217/A maddesi de dosyaya eklenmiş durumda. Ancak savunma, bu suçlama bakımından da "somutlaştırma" eksikliğini öne çıkarıyor.

Yalçın'a göre savcılığa, "Hangi paylaşım yanıltıcı? Hangi bilgi gerçek dışı" diye soruldu; ama hangi cümlenin 217/A kapsamına sokulduğuna dair netlik sağlanamadı.

Uludağ da ifadesinde "Savcılık zaten eleştiri olduğunu biliyor" ve "Aylar öncesine ilişkin şikâyet/soruşturma yok" ifadelerini kullandı.

Soruşturma neden İstanbul'da yürütüldü?

Dosyada, soruşturmanın İstanbul Terör Suçları Soruşturma Bürosu yazısıyla yürütüldüğü; Uludağ'ın da bu büro aracılığıyla 20 Şubat'ta tutuklamaya sevk edildiği görülüyor. Savunma, isnat edilen suçların terör suçu olmadığını; buna rağmen "terör bürosu" üzerinden yürütülen bir sürecin hem görev hem de yetki tartışması doğurduğunu savunuyor.

Uludağ'ın 18 yıldır Ankara'da yaşadığı ve mesaisini Ankara'da adliyelerde yürüttüğünü hatırlatan Avukat Abbas Yalçın da İstanbul'da soruşturma yürütmenin hukuki dayanağının bulunmadığını vurguluyor. Yalçın, savcılığın yetki gerekçesini "Cumhurbaşkanının ikamet adresinin İstanbul görünmesi" olarak aktarıyor; buna karşı ise Cumhurbaşkanının fiili çalışma ve yönetim merkezinin Ankara olduğunu, bu nedenle yalnızca ikamet kaydı üzerinden İstanbul'da bir terör savcısının dosya yürütmesini hukuken temellendirmeyi mümkün görmediğini söylüyor.

Uludağ da ifadesinde "Bugün neden Ankara'dan apar topar buraya getirildim?" diyerek yetki tartışmasına işaret etti.

Gözaltı, yol ve ifade sürecinde savunma neye itiraz etti?

Ankara'daki evinden gözaltına alınan Uludağ'ın cep telefonuna el konuldu ve gece karayoluyla İstanbul'a getirildi. Savunma, davet usulüyle ifade alınabilecekken bu yönteme başvurulmasını ölçüsüz buluyor. Ayrıca savunma tarafı, gece yolculuğunun ardından dinlenme imkânı sınırlıyken ifade sürecinin işletilmesini, savunma hakkı bakımından sorunlu görüyor.

Bu eleştiri, savunmanın "usule aykırılık" vurgusunun ana başlıklarından biri olarak dosyada yer alıyor.

"Kaçma" ve "delil karartma" gerekçesine savunma nasıl yanıt verdi?

İstanbul 9. Sulh Ceza Hâkimliği tutuklama kararında, "kuvvetli suç şüphesi" yanında "kaçma şüphesi" ve "delilleri yok etme/gizleme" ihtimaline dayanıyor. Kararda ayrıca, şüphelinin "kolluk marifetiyle yakalandığı" ifadesi yer alıyor ve bunun "kaçma şüphesine" işaret ettiği belirtiliyor.

Uludağ ise hakimlik sorgusunda bu gerekçelere doğrudan karşı çıktı. "Kaçma ve delil karartma şüphem yoktur. Şu anda Deutsche Welle'de çalışıyorum. Vizem bile yoktur" diyen Alican Uludağ, "Attığım Tweet'leri mi karartacağım, emniyette olan ya da savcılığa teslim edilen telefonumu çalıp, delil mi karartacağım? Delil karartma ihtimali sıfırdır" ifadelerini kullandı.

Abbas Yalçın da aynı çelişkiye işaret ediyor ve Uludağ'ın hâkimlikte "kaçma şüphesini bertaraf etmek için vize başvurusu dahi yapmadığını" söylediğini hatırlatıyor. Yalçın'a göre Ankara'daki evinden alınıp İstanbul'a getirilen bir gazetecinin "kaçma şüphesi" gerekçesiyle tutuklanması ikna edici değil; delil olarak sosyal medya paylaşımlarının dosyada bulunduğu bir tabloda "delil karartma" iddiası savunma açısından ayrıca tartışmalı.

"Bu dosya neden açıldı?" tartışması

Uludağ, ifadesinde "Buradaki temel mesele bu paylaşımlarım değil" diyerek dosyayı yalnızca paylaşımlar üzerinden okumadığını söyledi. Ardından da siyasal/kurumsal bağlama ilişkin bir değerlendirme yaptı:

"Ankara'da Akın Gürlek'e ilişkin bir temizlik yapılmak isteniyor. 'Benzer operasyonlara karşı yorumlarını ve eleştirilerini dile getireceği için Alican'ı Ankara'dan uzaklaştırmamız lazım' denilerek bu dosya uyduruldu. Tutuklama talebi nesnel bir şekilde okunursa, ortada ne cumhurbaşkanının şahsına, ne de makamına yönelik bir küfür vardır. Yalnızca yargı muhabirinin eleştirileri söz konusudur."

Yalçın da DW Türkçe'ye Uludağ'ın "susturulmak istendiğini düşündüğünü" ve buna karşı "geri adım atmayacağını" söylediğini aktarıyor. Yalçın, dosyanın yalnızca hukuki bir dosya değil; Ankara'daki yargı gündemi, operasyon haberleri ve eleştirilerin devamını engelleme amacıyla da okunması gereken bir süreç olduğunu söylüyor.

Tutukluluğa itiraz dilekçesinde hangi gerekçeler sıralandı?

Uludağ'ın müdafileri, 23 Şubat 2026 tarihli itiraz dilekçesinde, tutuklama kararının "soruşturma dosyasının kapsamı ve içeriğine tamamen aykırı, gerçek dışı tespitler içeren" gerekçelerle verildiğini savundu ve itirazın kabulüyle tahliye talep etti.

Dilekçede, soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosunun Ankara'da yerleşik bir gazeteci hakkında yürüttüğü soruşturmanın yetki ve görev yönünden hukuken mümkün olmadığı belirtildi. Sürecin 19 Şubat 2026 günü Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının basın açıklamasının alıntılanmasının ardından başladığı, aynı gün TCK 301 kapsamında re'sen soruşturma açıldığı ve Adalet Bakanlığından izin alındığı anlatıldı.

Savunmaya göre savcılık daha sonra sosyal medya hesabı üzerinde araştırma yaptırarak "tamamı 2025 yılına ait olan 22 adet sosyal paylaşımı" dosyaya dahil etti; buna rağmen tutuklamaya sevkte yalnızca TCK 299 yönünden işlem yapıldı ve bu suçlamaya gerekçe gösterilen 13 paylaşımın 2025'e ait olmasına karşın sevk yazısında suç tarihinin "gerçeğe aykırı bir biçimde" 19 Şubat 2026 olarak yazıldığı ifade edildi.

Tutuklama gerekçeleri bakımından ise dilekçede, hâkimliğin "kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin varlığı" tespitine karşı "Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut tek bir delil yoktur" denildi; paylaşımların kamuya açık hesapta yer aldığına dikkat çekilerek bunların "gizlenmesi, yok edilmesi ya da değiştirilmesinin" mümkün olmadığı vurgulandı.

AİHM'in Vedat Şorli kararı

Dilekçede ayrıca "Müvekkilin paylaşımlarının suç teşkil etmediğine ilişkin tüm açıklamalarımızın yanında ve önemle belirtmek isteriz ki, AİHM'in Vedat Şorli kararı nedeniyle verilen tutuklama kararının müvekkilin ifade ve basın özgürlüklerine haksız bir müdahale olduğu ve TCK 299. maddesinin meşru bir amaç taşımadığı, ayrıca demokratik bir toplumda yerinin olmadığı ortadadır" tespitine yer verildi. (PELİN ÜNKER - DW TÜRKÇE)

Blogger tarafından desteklenmektedir.