“Şeriat karanlığı” ve laikliği savunmak
Zehirli oklar, Cumhuriyetimizin Aşil topuğuna saplandı. Şeriat düzenine “karanlık” demek herhangi bir suç teşkil etmez. Şeriatçı olmayanları ve eleştirel görüşleri dile getirenleri hapsetmeye kalkarsanız, orada özgürlük falan yoktur. Bu olay da bir çığlık olarak görülmeli. Acilen çıkarmamız lazım. Çünkü laiklik yoksa ölürüz.
Basında okuduğumuz ve sosyal medyada izlediğimiz kadarıyla İstanbul’da Sol Parti üyeleri “Şeriata karşı laik, devrimci, demokratik cumhuriyet” pankartı asıyorlar. Yoldan geçen bir kişi “Allah’ın kanunlarına karanlık deme” diye bağırınca polemik başlıyor.
Görüntülerin sosyal medyada yayılması ve kimilerinin hedef göstermesi üzerine, olaydan günler sonra Sol Parti üyeleri gözaltına alınıyor. Tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edilen üç Sol Partili hakkında konutu terk etmeme (ev hapsi) tedbirine karar veriliyor.
Tedbire dayanak olan suç “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” imiş. “Dini değerleri alenen aşağılama” da olabilirdi. Çünkü son yıllarda o da aynı düzeyde hatalı uygulanmaya başladı.
Fark etmez.
Belki yüzlerce kez söylemiş veya yazmışımdır ama yine de tekrar etmek gerekiyor: Birine suç isnat edilmesi -gerçekten o suçu işleseler bile- gözaltı, tutuklama veya ev hapsi gibi müdahaleler için yeterli değildir.
Anayasa’ya göre birinin özgürlüğünden yoksun bırakılabilmesi için o kişinin kaçması, suçla ilgili delilleri yok edilmesi veya değiştirilmesi riskleri olmalı veya benzeri zorunlu nedenler bulunmalıdır.
Bu olayda isnat edilen suçla ilgili tek delil bir pankart. Olay kayda alınmış. Görüntüler sosyal medyada duruyor. Yani delil karartma olasılığı yok.
Bu kişiler isteselerdi hemen orada kaçarlardı. Fakat aradan günler geçmiş, kaçan yok. Zaten böylesi üfürükten bir suçlama için kaçacak olsalar bu pankartı asmazlardı herhâlde.
Bir süredir kanıksatıldığı üzere gözaltı, tutuklama, ev hapsi gibi normalde yargılama süreçlerini korumaya dönük tedbirler, peşin ceza olarak uygulanıyor.
Bunun yeni bir örneğiyle karşı karşıyayız. Yine yeniden keyfîlik var.
Şeriata karanlık demek suç mu?
Şeriat düzenine “karanlık” demek herhangi bir suç teşkil etmez.
Şeriat rejimini uyguladığını iddia eden Afganistan, İran vb. ülkelerde, kadınlar eğitimden ve çalışma hayatından fiilen dışlanmış durumdadır. Kız çocuklarının ortaöğretim ve yükseköğretime erişimi engellenmekte, kadınların kamusal alanda çalışması sistematik biçimde yasaklanmaktadır. Zorla evlendirme ve çocuk yaşta evlilikler, “ahlak” ya da “dini gerekçe” kisvesi altında normalleştirilmektedir.
Bu rejimlerde, stadyumlarda veya kalabalık alanlarda kırbaçlama, taşlama ve idam gibi bedensel ve aşağılayıcı cezalar uygulanmakta; işkence ve kötü muamele olağan ve meşru bir yaptırım aracı olarak görülmektedir.
Neresinden bakarsanız bakın “karanlık” bir görüntü.
Böyle bir rejimin “karanlık” olduğunu düşünenler bunu başka nasıl ifade edecekler?
Herkes şeriatçı olmak zorunda mı?
“Gerçek şeriat bu değil” demek isteyenler diyebilir. “Reel şeriat” ve “ideal şeriat” tartışmalarını yapmak isteyenler da bunu dilediği platformda yapabilmelidir. Fakat şeriatçı olmayanları ve eleştirel görüşleri dile getirenleri hapsetmeye kalkarsanız, orada özgürlük falan yoktur.
Ama mesele şu ki bu düzenlerde şeriatçılar prensip itibarıyla zaten şeriat karşıtı ifadeleri özgürlük olarak görmez. Zaten tam da bu nedenle bu rejimler karanlıktır.
Mahkeme kararları
Sol Partili gençlerin görüşlerinin öznel olmadığını, yargısal bir karşılık bulduğunu bilmek gerek.
Türkiye’nin tarafı olduğu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin kararları bağlayıcı olan yetkili organlarının şu saptaması bu görüşlerinin yargısal olarak da desteklendiğini gösteriyor:
“İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, dinin ortaya koyduğu dogmaları ve ilahi kuralları sadakatle yansıtan şeriatın istikrarlı ve değişmez olduğunu düşünmektedir. Siyasi alanda çoğulculuk ya da kamu özgürlüklerinin sürekli gelişimi gibi ilkelerin şeriatta yeri yoktur. Mahkeme, şeriatın getirilmesine yönelik açık atıflar içeren suç teşkil eden ifadelerin birlikte okunduğunda, Sözleşme'de bir bütün olarak ele alındığı şekliyle demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaştırılmasının zor olduğunu belirtmektedir. Özellikle ceza hukuku ve ceza usulü, kadınların hukuki statüsüne ilişkin kurallar ve dinî kurallara uygun olarak özel ve kamusal yaşamın tüm alanlarına müdahale biçimi bakımından Sözleşme değerlerinden açıkça ayrılan şeriata dayalı bir rejimi desteklerken aynı zamanda demokrasi ve insan haklarına saygı duyduğunu beyan etmek zordur. (...) Mahkemenin görüşüne göre, eylemleri Sözleşme'ye taraf bir devlette şeriatı getirmeyi amaçlıyor gibi görünen bir siyasi parti, Sözleşme'nin tamamının temelini oluşturan demokratik ideale uygun bir örgütlenme olarak kabul edilemez.”
Bu çıkarım Türkiye’de de Anayasa Mahkemesinin şeriatçı yapıları Hristiyan Demokrat Partilerden ayırırken kullandığı şu saptamayla da koşut sayılabilir:
“Türkiye’deki siyasal İslamı esas alan partiler ile Avrupa’daki Hıristiyan Demokrat Partiler arasında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır. Türkiye’de siyasal İslam, yalnızca kişi ile Tanrı arasındaki alanla sınırlı kalmayarak, devlet ve toplum kurallarını da düzenleme iddiasındadır. Siyasal İslamın temel düsturu şeriattır. İslam şeriatı, kişinin inanç dünyasına ilişkin kurallar kadar, dünyevi yaşamını ve bunun ötesinde devlet ve toplum yaşamını da düzenleyen, bu kuralları Tanrı buyruğu olarak kabul edip değiştirilmesi bir yana tartışılmasını bile yasaklayan kurallar bütünüdür. Bu nedenle siyasal İslam ve onun anayasası niteliğindeki şeriat, demokratik değil, totaliterdir. Siyasal İslam demokrasiyi bir araç, şeriatı da bir amaç edindiği için demokrasinin kendisini korumaya ilişkin kural ve kurumlarının takibinden kurtulmak için kaynağını kaynağını da yine şeriat düzeninden alan takiyye yöntemini kullanmaktadır.
Çeşitli davalarda “Cumhuriyet ve demokrasi, şeriat düzeninin karşıtıdır” diye görüş bildiren (eski) AYM, o zamanlarda laiklik ilkesinin din-devlet işleri ayrılığı biçiminde daraltılamayacağını vurguluyor, laik düzenin “boyutları daha büyük, alanı daha geniş bir uygarlık, özgürlük ve çağdaşlık ortamı” olduğunu söylüyordu.
Bugün böyle bir ortamda bulunmadığımız artık tartışmalı bile değil.
Şeriatı dahi eleştiremediğiniz yerde laikliğin fiilen metruk bırakıldığı açık.
Laikliğin terk edildiği yerde özgürlük ve çağdaşlık ortamı da yok.
***
Haberi okuyunca Bülent Ecevit aklıma geldi. Ecevit mitolojiye atıf yapar ve laiklik için “Cumhuriyet’in Aşil topuğu” derdi. (Bilmeyenler için: Mitolojik öyküde yarı tanrısal Aşil’i öldürecek yegane yer topuğudur.)
Zehirli oklar, Cumhuriyetimizin Aşil topuğuna saplandı. Bu olay da bir çığlık olarak görülmeli.
Acilen çıkarmamız lazım.
Çünkü laiklik yoksa ölürüz. (TOLGA ŞİRİN - T24)
