Oysa iş, kurulmadığı zamanda çalan bir saate bakıyor...

Bir zamanlar asla kabul edilemeyecek şeylerin kanıksanmasını da kanıksayacak kadar yok oldunuz, hiç oldunuz. Kim olduğunuzu unuttunuz. Gücünü sizin kafanızdaki bu muallaklıktan alan iktidar çok mutlu. Çünkü alışkanlıkları değişmez, kanıksamaları ebedi sanıyor. Oysa iş, kurulmadığı zamanda çalan bir saate bakıyor…


KURULMADIĞI ZAMANLARDA ÇALAN SAAT

Son yıllarda bu ülkede neleri kanıksadığınızı düşünün…

Hangi akıl almaz olaylara alıştığınızı, neleri yargılamaz hale geldiğinizi, garipsemediğinizi, sorgulamadığınızı, nelere itiraz etmekten vazgeçtiğinizi, nelere şaşırmaz olduğunuzu, neleri normal karşıladığınızı…

Başlangıçta istisna olarak gördüğünüz şeyler vardı. Onlar ne zaman istisna olmaktan çıktı, hatırlıyor musunuz? Ne zaman “zaten hep böyle” diye algılamaya başladınız? Sınırlarınız hangi ara değişti, hatta kalmadı?

Mahkemelerin, yasaların, denetim mekanizmalarının etkisinden şüpheye düştüğünüz ilk zamanlar aklınızda mı? Ne yaparsanız yapın sonuç alamayacağınıza ikna olmaya başladığınız somut bir olay var mı?  Hak arama reflekslerinizin zayıfladığı ilk dönem hatırınızda mı?

Çevrenizdeki insanların başına gelenler size “ibret” olduğundan beri olabilir mi?

Sizi evrensel ölçülerin yerini iktidarın kendi ölçülerinin almasına alıştırdılar.

Ortak bir hukuk zemini olmamasına alıştırdılar.

Birileri için hukuksuzluk sayılan şeyin diğerleri için hukuk sayılmasına alıştırdılar.

Siyasal aidiyetlere göre adalet uygulanması fikrine alıştırdılar.

Ve siz nihayetinde adaletsizliği kanıksadınız… En kanıksanmayacak şeyi kanıksadınız.

Bu arada korkularınız arttı ve hafızanız zayıfladı.

Bir zamanlar nelere neden itiraz ettiğinizi artık hatırlamıyorsunuz bile.

Eskiden büyük tepkiler çeken olaylar artık sizin için sıradan vakalar.

On yıl önce, yirmi ya da otuz yıl önce, elli yıl önce bunlar olsaydı bu ülkede nasıl tepkiler olurdu diye sormayı da bıraktınız kendinize.

Her şeyi mevcut koşullara göre düşünüyorsunuz, geçmişle bağını kurmuyor, genel ilkeleri umursamıyorsunuz. Dilinizle birlikte düşünceniz de köreldi. Servis edilen her felakete önden hazırsınız. Bir zamanlar asla kabul edilemeyecek şeylerin kanıksanmasını da kanıksayacak kadar yok oldunuz, hiç oldunuz. Kim olduğunuzu unuttunuz.

Umutlarınızın boşa çıkmasına bile alıştınız. Tam kazandık derken yine kaybetmeye, hileyle hurdayla elinizden alınan her şeyin arkasından baka kalmaya… alıştınız.

“Bu gerçekten normal mi?” diye sormaz oldunuz. “Buna biz ne zaman alıştık?” diye irkilmiyorsunuz. "Eskiden olsa ne yapardım?” diye merak bile etmiyorsunuz.

Alıştınız… çok fena alıştınız. Bir zamanlar zerresine tahammül edemeyeceğiniz şeylere katlanmayı kanıksadınız.

Çünkü;

Artık bu ülkede sürekli hatırlatan, belgeleyen ve olaylar arasında bağlantılar kuran güçlü bir gazetecilik yok.

Toplumsal hafızayı diri tutan bağımsız ve ilkeli bir medya yok.

Olaylara rasyonel açıdan bakan ciddi bir akademik güç yok.

Özgürce şaka yapan kendine güvenli bir mizah yok.

Seyirciyi olan bitene dışarıdan bakmaya zorlayan gözü pek bir sanat yok.

Kendine ait bağımsız bir dille “Bunlar olağan değildir” diyen bir muhalefet bile yok.

En kötüsü sizin de bunları talep etmeğe kişisel bir merakınız, hevesiniz hatta gücünüz yok.

Kanıksamanın en büyük tehlikesi yanlışın adını doğru koyamaz hale gelmektir. Yanlışı tarif bile edemiyor artık bu ülke. O yüzden politikacının da gazetecinin de hukukçunun da görev tanımı ve etik sınırları kafalarda muallak.

Gücünü sizin kafanızdaki bu muallaklıktan alan iktidar çok mutlu. Çünkü alışkanlıkları değişmez, kanıksamaları ebedi sanıyor. Oysa iş, kurulmadığı zamanda çalan bir saate bakıyor…

“Kapının ardında birtakım adlar okunuyordu listeden.

Adını duyan hemen hazırlanıyordu-

yırtık bir bavul, bir çıkın- kendilerine gerekmeyen ne varsa,

bırakıyorlardı.

Yavaş yavaş boşalıyor, daralıyordu bulundukları yer.

Kalanlar birbirlerine sokuldular. Unutulmuş bir çalar saati,

belli bir sessizlik ve tören havası içinde,

koğuşun üst köşelerinden birine koydular. Ondan sonra,

her akşam sırayla biri kurdu saati ve sessizce beklediler

ertesi sabah altı on beşte saatin çalmasını, dışarı çıkıp yüzlerini

yıkamak için. Bir gün

gece yarısında çaldı saat. Kalktılar, yıkandılar (ay vardı),

sonra çevresine oturup saatin birer cıgara yaktılar.* 

*Yannis Ritsos, Alışkanlıklar da değişir, Çeviren Cevat Çapan (MİNE SÖĞÜT - T24)

Blogger tarafından desteklenmektedir.