18 MAYIS 1973... "İBO"
1949 yılında Çorum'un Sungurlu ilçesinin Karakaya Köyü'nde doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na girdi. Öğretmen Okulunun ardından İstanbul'daki Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na başladı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi- Fizik Bölümü öğrencisi olan Kaypakkaya, sol düşüncelerle burada tanıştı. Mart 1968'de Çapa Fikir Kulübü'nün kurucuları arasında yer aldı. Çapa Fikir Kulübü'nün başkanı olan Kaypakkaya, 6. Filo'ya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle Kasım 1968'de okuldan atıldı.
- Daha önceki tutuklanmaları nasıl olmuştu İbrahim'in?
Diyarbakır'dan önce Ayhan Doğan'in başına tabanca kabzası vurdu dediler. Tutukladılar. Sağmalcılara götürdüler. Silivri'nin Degirmenköyü diye bir köye gitmisti. Orada ağalarla köylüler arasında bir arazi kavgası varmış. Orada köylüleri desteklemiş. Yol kesmişler. Orada da yakalandı. 3-4 ay Sagmalcılar Hapishanesi'nde kaldı. Gölcük'te işçilerin boykotlarına katıldı. Yaptıkları, katıldığı eylemleri bir hayli çoktu.
Ben bir toplantılarına katılmıştım, Istanbul Üniversitesinde. Oradaki toplanti İşçi Partililer tarafından yapılıyormuş. İspanyol İç Savaşında adamlar öldürülmüş, onları gösteriyorlardı. Eleştiri istediler. İbrahim de orada bir eleştiri yaptı. Ibrahim'e bayağı sataştılar. Oradan birisi çikti. Robert kolejinde miymiş neymiş. "Siz çocuklarla mı konuştuğunuzu sanıyorsunuz? Karşınizdaki dev bir üniversiteli. Ne zannediyorsunuz?" diyerek İbrahim'e destek oldu. Sataşmalar oldu.
Geri dönüp Ibrahim'in köydeki durumuna baktığımız zaman Hasanoğlan'dayken İbrahim köye geldiğinde eğer nadas zamanıysa tarlada sabanı eline alıp çift sürüyordu. Eğer tırpan zamanı, orak zamanıysa tırpanı eline alıp ekin biçiyordu. İbrahim, bana çok yardımcı oluyordu. Diğer arkadaşları yarım kollu gömlek giyip başını açıp bahçelerde, bağlarda gezerlerken o devamlı çalışırdı. Ben de inşaat ustalığı yapıyordum, oralarda, tarlalarda, bağda, bahçede, evde nerede olursa olsun İbrahim'in işi bıraktığını ben hiç görmedim.
- O dönem devrimci düşüncelerini size aktarıyor muydu? Köye çalışmaya geldiğinde sizinle tartışıyor muydu?
İbrahim'le sürekli tartışıyorduk. İşçi köylü gazetesi o zaman da vardı. Köye o gazeteleri getiriyordu. Bazı dergiler getiriyordu. Alacahöyük'te, Karamahmut'ta, Keslik'te, Narlık'ta, Karadona'da, Yeniköy, Ortaköy'de tanıdıklarımız vardı. Gökçam'da annesi vardı. Oralara kadar da çalışmalarını sürdürüyordu, siyasi çalışmalarını. Aramızdaki sürtüşme, tartışma hiç durmamıştı zaten. İbrahim'in ikna gücü çok yüksekti. Anlatma kabiliyeti çok iyiydi. İbrahim için köyün içinde illa kızımızı verek diyenler, onu isteyenler çoktu. Fakat o, okulunu bitirmeyi bekliyordu. Öyle bir şey düşünmüyordu.
Üvey annesi: Kadınlarla duvarın dibinde oturur konuşurduk. İbrahim'e demişler ki evlen. Demiş ki benim geleceğim meçhul. Ben elin kızını alırsam belki dul kalacak demiş. Onun için ben evlenmeyi hiç istemiyorum demiş.
Devrimci mücadeleyi herşeyden üstün tutuyordu. Hayatından bile önde tutuyordu. İbrahim okulunda düşüncesiyle meşguldü, köye gelince işiyle meşguldü. Daha doğrusu düşüncelerini çevreye yaymaya çalışırken hem de evin işinden hiçbir zaman elini çekmemişti.
"O İNANCINDAN ASLA DÖNMEDI"
Sonra malumunuz. Tunceli'de yakalandı. Cafer Atan diye birisi ihbar etti. Diyarbakır'a götürüldü. Diyarbakır'a iki kez gittim, görüşemedim. Üçüncüsünde mektubu gelmişti. "Görüşebilirsin, soruşturmam bitti. İstanbul'daki bir olayla ilgili savunmamı istiyorlar. Zaman uzadığı için olayı hatırlamıyorum. İstanbul'a git. Av. İbrahim Türk'ü bul. Bilinçli gel. Savunmamı bilinçli yapayım" diyordu. İstanbul'a gittim. Avukatla görüştüm. Diyarbakır'a gittim. 19 Mayıs 1973... Son gidişimdi. Diyarbakir'a 20'sinde vardım. Görüşmek için Nizamiye'ye gittiğimde "görüşemeyeceksin" dediler. İbrahimin "soruşturmam bitti" dediğini söyledim, mektubunu gösterdim. Neden görüşemeyeceğim dedim. "Suçu ağır da onun için" dediler. Orada kimlik tespiti yapan çavuşlar vardı. Sesimi yükseltip onlarla bayağı tartışınca hapishane müdürü Ahmet yarbay "ne oluyor" diye geldi. "İlle de görüşeceğim diyor" dediler. "Kimle görüşecek?" dedi Yarbay. İbrahim Kaypakkaya deyince "geç kulübeye" dedi. İkinci gittiğimde tartıştiğımız Mevlüt Karaaslan diye bir topçu teğmeni vardı. O tabancası belinde hiç yüzüme bakmıyordu. Merzifonlu bir teğmen vardı. O üzgün görünüyordu. Yarbay elindeki evrakları üstteğmene verdi. Bana bir araba gösterdi, bindim. Sıkıyönetim komutanlığına götürdüler beni. Orada bir odaya aldı, geliyorum dedi, gitti. Sonra yanında bir albay bir de tuğgeneralle kapıdan girdiler. Tuğgeneral beni asağıdan yukarı süzdü. "İbrahim'in babası mısın?" dedi. Babasıyım dedim. "Doğrudan doğruya söylemek olmaz ya ben söyleyeceğim" dedi. "İbrahim öldü" Öldürdünüz diye bağırıp çağırmaya başladım ben. "Depelerim" diyordu. Zaten depelemişsin falan dedim. Bayağı tartıştık orada. Yarbaya döndü. "Götürün, muamelesini yapsın, cenazesini alsın" dedi. Muamelesini yaptım. Belediyeden memur getirdim keşfine. 300 kuruşa tabut yaptırdım. 60 kuruşa kefen aldım. Tabuta koydurdum. Havaalanına gelmeden önce araba aradım. Arabalar 1700 kurus istiyorlardı. Zaten 1200 kuruşla gitmistim. Araba bulamadım. Peşin alırız dediler, gidiş geliş alırız dediler. Taksicinin biri havaalanına git dedi. Uçak tek yönlü oldugu için belki ucuz götürür dedi. Aksam 6:30'a biletimi aldım. Askerler tabutu arabaya koydular. Ahmet Yarbay da Mevlüt Karaaslan da oradaydılar. Bir çanta koydular, Ibrahim'in çantası diye tabutun yanına. Havaalanında polise teslim ettiler. Polis aradı beni. İbrahim'in savunmasını yapmak için Istanbul'dan götürdüğüm bildiri çıktı üzerimden. "Alıkoyacagiz" diye direttiler. "Üzerinde yasak yayın taşıyor" dediler. Ben de oğlumun isteği üzerine getirmiştim, savunmamı bilinçli yapayım diyordu dedim. "Oğlunun ölümünü duydun bunu yırtacaktın" dediler. Değil ki bu bildiri dedim. Oğlumun ölümünü duydum. Bu sabah geldim, Diyarbakır'a indim. Aksam 6:30 oldu bir lokma ekmek bile hatırıma gelmedi cenazeyle karşılaşınca. Bildiriyi nerede düşünecektim dedim. Öyle deyince öbür polis küfretti ona. Elinden bildiriyi aldi yırttı attı. Daha sonra 6:30'da uçağa bindik. Sekize çeyrek kala Esenboğa Havaalanında indik. Beni arıyordu askerler. Ali Kaypakkaya kim dediler. Benim dedim. Arkadaşların nerede diye sordular. Arkadaşlarım yok dedim. Ben yalnızım. Baktılar arkadaş yok, inanmak zorunda kaldılar. Araba aradım orada da. Cebimde para yoktu. Onlar bir araba tuttular. Polis arabasıymış. Ben arabanın içinde ağlayıp küfredip geliyordum. Evin önüne geldiğimde onlar gittiler. Sabah da bir minibüs tutup cenazeyi köye götürdüm. Giderken annesini de evli olduğu köyden alıp birlikte köye gittik. Cenazeyi defnettik, geldik. Başında, her yerde, kitaplarda ismimiz çıktı. Bu sefer saldırılar aileye yöneldi... 78'de Çankırılı Hasan Açıkalın diye birini öldürdüler. Benim evin önüne koydular. Polis baskısı devam etti. Eve gelip kadına kıza hakaret ettiler. Bu baskılardan sonra eşim dayanamadı. 78'de kalp krizi geçirdi. Acile kostuk ama adımız Kaypakkaya olduğu için bakmadılar. Toplayıp bizi çoluk çocuk nezarete koydular. Daha sonra savcılığa çıkartıldık. Savcı ölüm olayını anlattırdı. Anlattım. Otopsi raporu da geldi. Kalp yetmezliği dediler. Tamam cenazeyi alabilirsin dediler. Sadullah diye bir komiser vardı. Katili nasıl olur da serbest bırakırsın diyordu. 4-5 çocuk, annem, ben kaldık. Sonra simdiki esimle evlendik. O zaman 4 çocuğum vardı. Elif, Feride, Hakkı, Ali Ekber. Çocuklarımın hemen hemen hepsi baskı gördü. Feride, Ali Ekber işkence gördüler. Hapis yattılar. Son eşimden bir oğlum daha oldu. İbrahim'in adını koyduk. Şimdi ODTÜ'de Petrol Mühendisliği'nde okuyor. Bir yerde ismi hiç bilinmeyen biri bir eylem yapsa hiç dikkat çekmiyor. Ama bizim ele geçtigimiz her yerde ismimiz bomba gibi patliyor. Kaypakkaya diye.
Son olarak söylemek istediğiniz birşeyler var mı?
i brahim aileden hiç soyutlanmadı. Örnek bir kişiliği vardı. Bütün çocuklarımın içinde İbrahim kadar inançlı, inandığı şeyden dönmeyen, İbrahim kadar işine ailesine baığlı, ailesine saygısı olan bir çocuk görmedim. İbrahim'le siyasi konularda çok tartıştık. Onun ölümünden sonra düşüncesini benimsemiştim. İyice benimsemiştim.
FKF ve TİP içinde ortaya çıkan ayrışmada Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini savunan kesimde yer aldı. İşçi-Köylü gazetesinin İstanbul'daki bürosunda çalışan Kaypakkaya, Aydınlık ve Türk Solu dergilerine yazılar yazdı. Aydınlık içinde meydana gelen ayrışmadaDoğu Perinçek'in başını çektiği PDA kanadında yer aldı. 1972 yılına kadar PDA (TİİKP) saflarında çalıştı ve DABK üyesi olarak görev yaptı. Bu tarihte PDA ile yolları ayrıldı. Doğu Perinçek ve çevresinin saptırımcı (revizyonist) ve fırsatçı (oportunist) olduklarını iddia eden Kaypakkaya, ayrılık sonrasında TKP/ML TİKKO'yu kurdu.
TKP/ML faaliyetlerinin yoğunlaştığı Çemişgezek bölgesinde mücadele ederken, 24 Ocak 1973'de Tunceli/Çemişgezek ilçesi Vartinikköyü Mirik mezrasında kolluk güçleri tarafından bulunduğu köyün etrafı sarılmış, çatışma sırasında TİKKO'nun ilk komutanlarından Ali Haydar Yıldız yaşamını yitirirken, Kaypakkaya yaralı olarak çatışma alanından uzaklaşmıştır. Beş gün sonra kendisinin saklandığı köydeki bir öğretmenin ihbarıyla yakalanmıştır.
Çatışmada botlarını kaybettiği ve yaralı olduğu halde kasıtlı olarak saatlerce yürütülmesi nedeniyle ayaklarının hissizleştiği iddia edilmektedir. Bunun sonucunda kaldırıldığı hastanede ayak parmakları kesilmiştir.[1]
İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır'da süren dört aylık sorgulama ve işkence sürecinden sonra, mahkemeye çıkartılmasına az bir zaman kala, 18 Mayıs 1973'te yaşama veda etti. Ölüm sebebi kayıtlara intihar olarak geçmiştir.
İki gün sonra babasına cansız bedeni teslim edildi. Ölümü dönemin bağımsız milletvekili Mehmet Ali Aybar tarafından bir soru önergesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) getirildi.
Kaypakkaya'nın yazılarının toplandığı "Seçme yazıları" adlı bir kitabı vardır.
SIRRI SÜREYYA ÖNDER'İN SÖYLEDİKLERİ
Çorum Alacalı Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim’i Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne göndermişti. Yazları köye gelen İbrahim köy işlerine koşturuyordu.
Yaz sıcağında ortaya çıkıp, davarlara musallat olan bir sinek vardı, köylüler ‘bunelek’ diyorlardı. Bunelek davarı ısırdığında hayvanlar deliye dönerdi. Yine böyle bir gün davarlar bunelek saldırısına uğrayınca bir koşu kendilerini dereye atmışlardı. İbrahim elindeki sopayı saz gibi kullanarak şu türküyü yakmıştı:
Aşağıdan geldi buneleğin sürüsü,
Bizim mala kondu onun yarısı
Alinağa yakaladı birisi
Aldı götürüyo bakın anneler.
Çorumlu yoksul Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim için hazırlanan ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ isimli belgeselde, yiğit evladını böyle anlatıyordu.
Oğluna dair hepi topu üç anısı vardı anlattığı. Sadece “Bu türküyü ara sıra mandolinle de çaldırır dinlerdim” derken acıyla ve yoksullukla kararmış gözleri gülüyordu.
İkinci anısı, oğlunun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan atılmasıyla ilgiliydi.
İbrahim, 6. Filo’nun İstanbul kerhanesini ziyarete gelmesine itiraz edenler arasındaydı. Sağcılar da itiraz edenlere
itiraz etmekle meşguldüler. Yayımladıkları bildirilerde ABD’yi ‘Ehli kitap’ sayıyorlardı. Çıkan çatışmalardan dolayı İbrahim, kaldığı öğrenci yurdundan atılmıştı. Babası onu tekrar yurda kayıt ettirebilmek için hatırlı bir hemşehrisine ricacı olmuştu. Hemşehri şart olarak İbrahim’in bir daha böyle eylemlere katılmayacağını bir kâğıda yazıp imzalamasını istemişti. Bu şartla yeniden yurtta kalabilirdi. Ali Kaypakkaya bu durumu oğluna söylediğinde “Baba silahın varsa çek beni vur, ‘niye vurdun’ demem. Ama bunu benden isteme! Ben bana inananları satmam, yarı
yolda bırakmam!” demişti.
Bu anıyı anlatırken bir baba evladıyla ne kadar onurlanırsa o kadar onurlanıyordu.
Üçüncü anısı, oğluna dair son anısıydı.
Oğlu, ‘Diyarbakır Zindanı’nda parça parça edilerek öldürülmüştü. Ayakları kesilmiş, kafası, kolları kesilmiş bir et yığını olarak, dönemin paşası Şükrü Olcay tarafından kendisine teslim edilmişti. 430 liraya bir tabut yaptırtmış, 70 liraya da kefen almıştı.
“...Ordan bi hamal
tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.”
Aynı belgeselde, Muzaffer Oruçoğlu şöyle anlatıyor: “...hamallara karşı çok derin bir sevgisi vardı. Parti kadroları içinde en çok hamalları seviyordu. Diyordu ki bu adam bu kadar çalışıyor ama bu çalıştığını bakışlarıyla, sözleriyle, davranışlarıyla hiç açığa vurmuyor. Bu korkunç bir şey. Bu, peygamberlik gibi bir şey.”
İbrahim Kaypakkaya, yoksulların gönlündeki gülistanda ‘ser verip sır vermeyen yiğit’ olarak yatmakta.
24 yıllık ömrüne 5000 sayfalık teorik üretimi sığdırdı.
Kemalizmle hesaplaşmayı, Türkiye solunda ilk akıl edenlerden oldu.
Gitmediği köy, katılmadığı direniş kalmadı.
Pınar Sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis cezası almış.
Ne diyerek övmüşse aynısını benim de dediğimi sayın.
Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok.
Onu anlamak, hatırlamak ve halkların kalbindeki yerine işaret etmek; işte bu bizim namus borcumuzdur.
Aşağıdan geldi buneleğin sürüsü,
Bizim mala kondu onun yarısı
Alinağa yakaladı birisi
Aldı götürüyo bakın anneler.
Çorumlu yoksul Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim için hazırlanan ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ isimli belgeselde, yiğit evladını böyle anlatıyordu.
Oğluna dair hepi topu üç anısı vardı anlattığı. Sadece “Bu türküyü ara sıra mandolinle de çaldırır dinlerdim” derken acıyla ve yoksullukla kararmış gözleri gülüyordu.
İkinci anısı, oğlunun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan atılmasıyla ilgiliydi.
İbrahim, 6. Filo’nun İstanbul kerhanesini ziyarete gelmesine itiraz edenler arasındaydı. Sağcılar da itiraz edenlere
itiraz etmekle meşguldüler. Yayımladıkları bildirilerde ABD’yi ‘Ehli kitap’ sayıyorlardı. Çıkan çatışmalardan dolayı İbrahim, kaldığı öğrenci yurdundan atılmıştı. Babası onu tekrar yurda kayıt ettirebilmek için hatırlı bir hemşehrisine ricacı olmuştu. Hemşehri şart olarak İbrahim’in bir daha böyle eylemlere katılmayacağını bir kâğıda yazıp imzalamasını istemişti. Bu şartla yeniden yurtta kalabilirdi. Ali Kaypakkaya bu durumu oğluna söylediğinde “Baba silahın varsa çek beni vur, ‘niye vurdun’ demem. Ama bunu benden isteme! Ben bana inananları satmam, yarı
yolda bırakmam!” demişti.
Bu anıyı anlatırken bir baba evladıyla ne kadar onurlanırsa o kadar onurlanıyordu.
Üçüncü anısı, oğluna dair son anısıydı.
Oğlu, ‘Diyarbakır Zindanı’nda parça parça edilerek öldürülmüştü. Ayakları kesilmiş, kafası, kolları kesilmiş bir et yığını olarak, dönemin paşası Şükrü Olcay tarafından kendisine teslim edilmişti. 430 liraya bir tabut yaptırtmış, 70 liraya da kefen almıştı.
“...Ordan bi hamal
tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.”
Aynı belgeselde, Muzaffer Oruçoğlu şöyle anlatıyor: “...hamallara karşı çok derin bir sevgisi vardı. Parti kadroları içinde en çok hamalları seviyordu. Diyordu ki bu adam bu kadar çalışıyor ama bu çalıştığını bakışlarıyla, sözleriyle, davranışlarıyla hiç açığa vurmuyor. Bu korkunç bir şey. Bu, peygamberlik gibi bir şey.”
İbrahim Kaypakkaya, yoksulların gönlündeki gülistanda ‘ser verip sır vermeyen yiğit’ olarak yatmakta.
24 yıllık ömrüne 5000 sayfalık teorik üretimi sığdırdı.
Kemalizmle hesaplaşmayı, Türkiye solunda ilk akıl edenlerden oldu.
Gitmediği köy, katılmadığı direniş kalmadı.
Pınar Sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis cezası almış.
Ne diyerek övmüşse aynısını benim de dediğimi sayın.
Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok.
Onu anlamak, hatırlamak ve halkların kalbindeki yerine işaret etmek; işte bu bizim namus borcumuzdur.
Sırrı Süreyya ÖNDER 30.01.2011 Radikal
BABASI ALİ KAYPAKKAYA İLE, İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN ÖLÜMÜNÜN 29. YILDÖNÜMÜNDE YAPILAN RÖPORTAJ:
İ brahim 1949'da Alaca'nın Karakaya köyünde dogdu. İbrahim birbuçuk yaşındayken annesiyle ayrıldım. Annesi teyzemin kızıydı. Annesi başka bir köye gitti, ben de köyün içinden evlendim. 1954'te ikinci eşim kalp krizinden öldü. Üçüncü eşimle evlendim 1955'te. İbrahim bu sefer de ikinci analığının yanında kaldı. Elimden geldiğince ezdirmemeye çalıştım. İbrahim çok zekiydi. Köyümüzde ilkokul yoktu. Ilkokulu Karamahmut, Alacahöyük, Çorum Merkez'e bağlı Ortaköy'de bitirdi. Hasanoğlan Ögretmen Okulu sınavına girdi. Ögretmen okulunu kazandı. Dersleri bayağı iyi gitti Hasanoğlan'da. Orada bazi siyasi sataşmalar oldu Ibrahim'e. Yazdığı şiirlerden dolayı; O dönem şiir yazıyordu. Böyle olmasına rağmen Çapa Yüksek Ögretmen Okulu'nu kazandı. Okul içinde Fikir Kulüpleri Federasyonunun Şubesini kurdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Matematik bölümünde okuyordu. 120 kredi üzerinden mezun oluyorlardı. 20 kredisi kalmıştı mezun olmak için. Yatılılığını kaldırdılar. Biz Danıştaya dava açtık. Danıştay yürütmeyi durdurdu. 60 gün içinde okula çagırdı. Danıştayın kararını uygulamadılar. Şevki Demirel diye Demokrat Parti zamanında il başkanı vardı Çorum'un. Onunla beraber okul müdürü Ayhan Doğan'a gittik. "İbrahim'e söyleyin siyasi görüşümden vazgeçtim desin. Bu fikir kulübünü de kaldıracağını söylesin. İmzalı bir dilekçe yazsın. Sen de babası olarak altını imzala. Ondan sonra okuluna dönebilir" dedi. İbrahim'le görüstüm. Söyledim müdürün dediğini. "Baba" dedi. "Ben FKF'nin şubesini kurmuşum. Bir sürü insanı ikna etmişim. Şimdi varacağım ben yanlış yapmışım, eylemimden, bu düsüncemden vazgeçiyorum mu diyeceğim, yapmam bunu" dedi. "Silahın varsa çek beni vur, hiç el kaldırmam ama bu teklifini yapamam" dedi. Yatılılığı da kaldı. Ta ki Diyarbakir'daki tutukevine girinceye kadar çağırmadılar. Danıştayın kararını uygulamadılar? Daha sonra İbrahim tutuklanınca okula dönebilir diye çağrıda bulundular. Ama dönmesi de mümkün değildi artık.
- Daha önceki tutuklanmaları nasıl olmuştu İbrahim'in?
Diyarbakır'dan önce Ayhan Doğan'in başına tabanca kabzası vurdu dediler. Tutukladılar. Sağmalcılara götürdüler. Silivri'nin Degirmenköyü diye bir köye gitmisti. Orada ağalarla köylüler arasında bir arazi kavgası varmış. Orada köylüleri desteklemiş. Yol kesmişler. Orada da yakalandı. 3-4 ay Sagmalcılar Hapishanesi'nde kaldı. Gölcük'te işçilerin boykotlarına katıldı. Yaptıkları, katıldığı eylemleri bir hayli çoktu.
Ben bir toplantılarına katılmıştım, Istanbul Üniversitesinde. Oradaki toplanti İşçi Partililer tarafından yapılıyormuş. İspanyol İç Savaşında adamlar öldürülmüş, onları gösteriyorlardı. Eleştiri istediler. İbrahim de orada bir eleştiri yaptı. Ibrahim'e bayağı sataştılar. Oradan birisi çikti. Robert kolejinde miymiş neymiş. "Siz çocuklarla mı konuştuğunuzu sanıyorsunuz? Karşınizdaki dev bir üniversiteli. Ne zannediyorsunuz?" diyerek İbrahim'e destek oldu. Sataşmalar oldu.
- İbrahim'in köydeki yaşamı, köylülerle ilişkisi nasıldı?
Geri dönüp Ibrahim'in köydeki durumuna baktığımız zaman Hasanoğlan'dayken İbrahim köye geldiğinde eğer nadas zamanıysa tarlada sabanı eline alıp çift sürüyordu. Eğer tırpan zamanı, orak zamanıysa tırpanı eline alıp ekin biçiyordu. İbrahim, bana çok yardımcı oluyordu. Diğer arkadaşları yarım kollu gömlek giyip başını açıp bahçelerde, bağlarda gezerlerken o devamlı çalışırdı. Ben de inşaat ustalığı yapıyordum, oralarda, tarlalarda, bağda, bahçede, evde nerede olursa olsun İbrahim'in işi bıraktığını ben hiç görmedim.
- O dönem devrimci düşüncelerini size aktarıyor muydu? Köye çalışmaya geldiğinde sizinle tartışıyor muydu?
İbrahim'le sürekli tartışıyorduk. İşçi köylü gazetesi o zaman da vardı. Köye o gazeteleri getiriyordu. Bazı dergiler getiriyordu. Alacahöyük'te, Karamahmut'ta, Keslik'te, Narlık'ta, Karadona'da, Yeniköy, Ortaköy'de tanıdıklarımız vardı. Gökçam'da annesi vardı. Oralara kadar da çalışmalarını sürdürüyordu, siyasi çalışmalarını. Aramızdaki sürtüşme, tartışma hiç durmamıştı zaten. İbrahim'in ikna gücü çok yüksekti. Anlatma kabiliyeti çok iyiydi. İbrahim için köyün içinde illa kızımızı verek diyenler, onu isteyenler çoktu. Fakat o, okulunu bitirmeyi bekliyordu. Öyle bir şey düşünmüyordu.
Üvey annesi: Kadınlarla duvarın dibinde oturur konuşurduk. İbrahim'e demişler ki evlen. Demiş ki benim geleceğim meçhul. Ben elin kızını alırsam belki dul kalacak demiş. Onun için ben evlenmeyi hiç istemiyorum demiş.
Devrimci mücadeleyi herşeyden üstün tutuyordu. Hayatından bile önde tutuyordu. İbrahim okulunda düşüncesiyle meşguldü, köye gelince işiyle meşguldü. Daha doğrusu düşüncelerini çevreye yaymaya çalışırken hem de evin işinden hiçbir zaman elini çekmemişti.
"O İNANCINDAN ASLA DÖNMEDI"
Sonra malumunuz. Tunceli'de yakalandı. Cafer Atan diye birisi ihbar etti. Diyarbakır'a götürüldü. Diyarbakır'a iki kez gittim, görüşemedim. Üçüncüsünde mektubu gelmişti. "Görüşebilirsin, soruşturmam bitti. İstanbul'daki bir olayla ilgili savunmamı istiyorlar. Zaman uzadığı için olayı hatırlamıyorum. İstanbul'a git. Av. İbrahim Türk'ü bul. Bilinçli gel. Savunmamı bilinçli yapayım" diyordu. İstanbul'a gittim. Avukatla görüştüm. Diyarbakır'a gittim. 19 Mayıs 1973... Son gidişimdi. Diyarbakir'a 20'sinde vardım. Görüşmek için Nizamiye'ye gittiğimde "görüşemeyeceksin" dediler. İbrahimin "soruşturmam bitti" dediğini söyledim, mektubunu gösterdim. Neden görüşemeyeceğim dedim. "Suçu ağır da onun için" dediler. Orada kimlik tespiti yapan çavuşlar vardı. Sesimi yükseltip onlarla bayağı tartışınca hapishane müdürü Ahmet yarbay "ne oluyor" diye geldi. "İlle de görüşeceğim diyor" dediler. "Kimle görüşecek?" dedi Yarbay. İbrahim Kaypakkaya deyince "geç kulübeye" dedi. İkinci gittiğimde tartıştiğımız Mevlüt Karaaslan diye bir topçu teğmeni vardı. O tabancası belinde hiç yüzüme bakmıyordu. Merzifonlu bir teğmen vardı. O üzgün görünüyordu. Yarbay elindeki evrakları üstteğmene verdi. Bana bir araba gösterdi, bindim. Sıkıyönetim komutanlığına götürdüler beni. Orada bir odaya aldı, geliyorum dedi, gitti. Sonra yanında bir albay bir de tuğgeneralle kapıdan girdiler. Tuğgeneral beni asağıdan yukarı süzdü. "İbrahim'in babası mısın?" dedi. Babasıyım dedim. "Doğrudan doğruya söylemek olmaz ya ben söyleyeceğim" dedi. "İbrahim öldü" Öldürdünüz diye bağırıp çağırmaya başladım ben. "Depelerim" diyordu. Zaten depelemişsin falan dedim. Bayağı tartıştık orada. Yarbaya döndü. "Götürün, muamelesini yapsın, cenazesini alsın" dedi. Muamelesini yaptım. Belediyeden memur getirdim keşfine. 300 kuruşa tabut yaptırdım. 60 kuruşa kefen aldım. Tabuta koydurdum. Havaalanına gelmeden önce araba aradım. Arabalar 1700 kurus istiyorlardı. Zaten 1200 kuruşla gitmistim. Araba bulamadım. Peşin alırız dediler, gidiş geliş alırız dediler. Taksicinin biri havaalanına git dedi. Uçak tek yönlü oldugu için belki ucuz götürür dedi. Aksam 6:30'a biletimi aldım. Askerler tabutu arabaya koydular. Ahmet Yarbay da Mevlüt Karaaslan da oradaydılar. Bir çanta koydular, Ibrahim'in çantası diye tabutun yanına. Havaalanında polise teslim ettiler. Polis aradı beni. İbrahim'in savunmasını yapmak için Istanbul'dan götürdüğüm bildiri çıktı üzerimden. "Alıkoyacagiz" diye direttiler. "Üzerinde yasak yayın taşıyor" dediler. Ben de oğlumun isteği üzerine getirmiştim, savunmamı bilinçli yapayım diyordu dedim. "Oğlunun ölümünü duydun bunu yırtacaktın" dediler. Değil ki bu bildiri dedim. Oğlumun ölümünü duydum. Bu sabah geldim, Diyarbakır'a indim. Aksam 6:30 oldu bir lokma ekmek bile hatırıma gelmedi cenazeyle karşılaşınca. Bildiriyi nerede düşünecektim dedim. Öyle deyince öbür polis küfretti ona. Elinden bildiriyi aldi yırttı attı. Daha sonra 6:30'da uçağa bindik. Sekize çeyrek kala Esenboğa Havaalanında indik. Beni arıyordu askerler. Ali Kaypakkaya kim dediler. Benim dedim. Arkadaşların nerede diye sordular. Arkadaşlarım yok dedim. Ben yalnızım. Baktılar arkadaş yok, inanmak zorunda kaldılar. Araba aradım orada da. Cebimde para yoktu. Onlar bir araba tuttular. Polis arabasıymış. Ben arabanın içinde ağlayıp küfredip geliyordum. Evin önüne geldiğimde onlar gittiler. Sabah da bir minibüs tutup cenazeyi köye götürdüm. Giderken annesini de evli olduğu köyden alıp birlikte köye gittik. Cenazeyi defnettik, geldik. Başında, her yerde, kitaplarda ismimiz çıktı. Bu sefer saldırılar aileye yöneldi... 78'de Çankırılı Hasan Açıkalın diye birini öldürdüler. Benim evin önüne koydular. Polis baskısı devam etti. Eve gelip kadına kıza hakaret ettiler. Bu baskılardan sonra eşim dayanamadı. 78'de kalp krizi geçirdi. Acile kostuk ama adımız Kaypakkaya olduğu için bakmadılar. Toplayıp bizi çoluk çocuk nezarete koydular. Daha sonra savcılığa çıkartıldık. Savcı ölüm olayını anlattırdı. Anlattım. Otopsi raporu da geldi. Kalp yetmezliği dediler. Tamam cenazeyi alabilirsin dediler. Sadullah diye bir komiser vardı. Katili nasıl olur da serbest bırakırsın diyordu. 4-5 çocuk, annem, ben kaldık. Sonra simdiki esimle evlendik. O zaman 4 çocuğum vardı. Elif, Feride, Hakkı, Ali Ekber. Çocuklarımın hemen hemen hepsi baskı gördü. Feride, Ali Ekber işkence gördüler. Hapis yattılar. Son eşimden bir oğlum daha oldu. İbrahim'in adını koyduk. Şimdi ODTÜ'de Petrol Mühendisliği'nde okuyor. Bir yerde ismi hiç bilinmeyen biri bir eylem yapsa hiç dikkat çekmiyor. Ama bizim ele geçtigimiz her yerde ismimiz bomba gibi patliyor. Kaypakkaya diye.
Son olarak söylemek istediğiniz birşeyler var mı?
i brahim aileden hiç soyutlanmadı. Örnek bir kişiliği vardı. Bütün çocuklarımın içinde İbrahim kadar inançlı, inandığı şeyden dönmeyen, İbrahim kadar işine ailesine baığlı, ailesine saygısı olan bir çocuk görmedim. İbrahim'le siyasi konularda çok tartıştık. Onun ölümünden sonra düşüncesini benimsemiştim. İyice benimsemiştim.
