Yeni bir homoakademikus: Halil Nalçaoğlu
“O kadar Zizek anlat o kadar Lacan anlat sonra anket yorumla.” Ekşi Sözlük'te Prof. Dr. Halil Nalçaoğlu hakkında yazılmış bu madde her akademisyenin başına gelebilecek bir durumu gösteriyor. Bir taraftan sert bir sistem eleştirisi, ama diğer taraftan ekmek derdine yapılan sıkıcı işler diyelim tam olsun. Ama sürecini dikkatle izlediğim Nalçaoğlu benim için bundan fazlasını ifade ediyor. Onu Ankara'dayken İLEF dergisine yazdığı ve Birikim çevresinin çıkardığı Toplum ve Bilim dergisindeki yazılarından hatırlıyorum. 1990'ların sonuna doğru yoğunlaşan postmodernizm, kimlik ve ötekilik ya da en genel anlamıyla modernitenin krizi çerçevesindeki bol Foucault, Derrida referanslı yazılar döktürüyordu. Bizim en genel tanımıyla post-yapısalcılık dediğimiz, merkezine Marksizm eleştirisini almış, sinik ve sarkastik bir üsluba sahipti. Onun yazılarında Marx'ın Avrupa Merkezciliği mi dersiniz, ötekini görmeyen bütünlükçü otoriter söylem tınısı mı dersiniz, farkın kurtarıcı çoğulluğu mu dersiniz, o dönemlerde sınıfı buharlaştıran, sol-liberal her türlü şık ve yaygın argümanı bulurdunuz.
HIZLI POST YÜKSELİŞ
Sonra ne olduysa Bilgi Üniversitesi'ne geldi ve kariyerinde hızlı bir yükseliş yaşamaya başlayıverdi. Geçtiğimiz yıllarda Bilgi Üniversitesi liberalizmine ters düşen porno ödevi skandalından sonra görevden alınan dekan Prof. Dr. Nezih Erdoğan'ın yerine dekan oluverdi. Dekan olarak yaptığı ilk icraat, o yıllarda Bilgi'de başlayan sendikalaşmaya karşı verdiği demeçler oldu. Örneğin Taraf'a verdiği röportajda sendikalaşma için şunları söyleyebiliyordu bizleri uçuklatarak, “Kesinlikle hayır. Ama ben girmem. Çünkü sendika benzerlerin, yatayların dayanışma örgütlenmesidir. İşçi sendikası işçilerin, yan yana duranların ve duracak olanların hak arama örgütüdür. Halbuki üniversitedeki asistan yarın profesör olacak. Kendi aralarında bir rekabet var. Onun için asistanlar, akademisyenler arasında dayanışma her zaman zayıf olmuştur. Öte yandan, üniversitede kol emeğiyle çalışanın sendikalı olmasını sonuna kadar desteklerim.” Haydaa, nerde kaldı Foucault'nun iktidar analizi hoca? Bilgi'ye Amerikalıların ortak olması geçmişin görece özgürlükçü ve entelektüel ağırlığı olan okulu profesyonel bir Amerikan üniversitesine göre dönüştürürken, galiba Nalçaoğlu da burada önemli bir misyon üstleniyordu. Zizekler, Derridalar ya da Fukolar gitmiş; yeni dekan İletişim Fakültesi ve iş dünyası arasındaki 'Bologna Süreci'nin vaazettiği faaliyetlere hız vermiş gibi görünüyordu. En son geçen yıllarda Türkiye'nin en büyük araştırma şirketlerinin birinin düzenlediği bir toplantıya orta sınıf uzmanı olarak katılma gafletinde bulunmuş; acar dekanın oradaki iş dünyasına dönük orta sınıf analizlerini üzülerek izlemek zorunda kalmıştım. Ama görünen o ki, Dekan Nalçaoğlu hızını alamamış. Son olarak Akit gazetesinin hedef gösterdiği fakültesinin hocalarından Doç. Dr. Esra Arsan'dan da işten el çektirmiş oluyor. Yaptığı açıklama ise kariyer kitaplarından fırlamış gibi: "Çalışma ortamımızın verimi ve uyumu adına aldığımız bir karardır". Eleştirel teoriden gelmiş bir hocanın kendi akademisyenini savunmasını beklerken, o tam da iktidarın talebini gerçekleştirerek orayı mutlu kılıyor. Aslında Prof. Nalçaoğlu önemli bir vaka (kendisi keyz derdi), 1990'lı yılların kötümser, ama bir o kadar da cüretli post-Marksist, post yapısalcı anlayışla, iktidarın göbeği arasındaki mesafe çok da kısa değil, bunu bir kez daha görmüş olduk. Tabii bunda ne Derrida'nın, ne de Zizek'in suçu var. Suç olsa olsa kendindedir!
HIZLI POST YÜKSELİŞ
Sonra ne olduysa Bilgi Üniversitesi'ne geldi ve kariyerinde hızlı bir yükseliş yaşamaya başlayıverdi. Geçtiğimiz yıllarda Bilgi Üniversitesi liberalizmine ters düşen porno ödevi skandalından sonra görevden alınan dekan Prof. Dr. Nezih Erdoğan'ın yerine dekan oluverdi. Dekan olarak yaptığı ilk icraat, o yıllarda Bilgi'de başlayan sendikalaşmaya karşı verdiği demeçler oldu. Örneğin Taraf'a verdiği röportajda sendikalaşma için şunları söyleyebiliyordu bizleri uçuklatarak, “Kesinlikle hayır. Ama ben girmem. Çünkü sendika benzerlerin, yatayların dayanışma örgütlenmesidir. İşçi sendikası işçilerin, yan yana duranların ve duracak olanların hak arama örgütüdür. Halbuki üniversitedeki asistan yarın profesör olacak. Kendi aralarında bir rekabet var. Onun için asistanlar, akademisyenler arasında dayanışma her zaman zayıf olmuştur. Öte yandan, üniversitede kol emeğiyle çalışanın sendikalı olmasını sonuna kadar desteklerim.” Haydaa, nerde kaldı Foucault'nun iktidar analizi hoca? Bilgi'ye Amerikalıların ortak olması geçmişin görece özgürlükçü ve entelektüel ağırlığı olan okulu profesyonel bir Amerikan üniversitesine göre dönüştürürken, galiba Nalçaoğlu da burada önemli bir misyon üstleniyordu. Zizekler, Derridalar ya da Fukolar gitmiş; yeni dekan İletişim Fakültesi ve iş dünyası arasındaki 'Bologna Süreci'nin vaazettiği faaliyetlere hız vermiş gibi görünüyordu. En son geçen yıllarda Türkiye'nin en büyük araştırma şirketlerinin birinin düzenlediği bir toplantıya orta sınıf uzmanı olarak katılma gafletinde bulunmuş; acar dekanın oradaki iş dünyasına dönük orta sınıf analizlerini üzülerek izlemek zorunda kalmıştım. Ama görünen o ki, Dekan Nalçaoğlu hızını alamamış. Son olarak Akit gazetesinin hedef gösterdiği fakültesinin hocalarından Doç. Dr. Esra Arsan'dan da işten el çektirmiş oluyor. Yaptığı açıklama ise kariyer kitaplarından fırlamış gibi: "Çalışma ortamımızın verimi ve uyumu adına aldığımız bir karardır". Eleştirel teoriden gelmiş bir hocanın kendi akademisyenini savunmasını beklerken, o tam da iktidarın talebini gerçekleştirerek orayı mutlu kılıyor. Aslında Prof. Nalçaoğlu önemli bir vaka (kendisi keyz derdi), 1990'lı yılların kötümser, ama bir o kadar da cüretli post-Marksist, post yapısalcı anlayışla, iktidarın göbeği arasındaki mesafe çok da kısa değil, bunu bir kez daha görmüş olduk. Tabii bunda ne Derrida'nın, ne de Zizek'in suçu var. Suç olsa olsa kendindedir!
ALİ ŞİMŞEK-BİRGÜN
