Bilakis buraları özgürlükten yıkılıyo
Sizi çocukluğumda izlediğim Türk filmlerinden tanırım. Yine
de size hitaben bir yazı yazmaya kalkışınca kaç filmde rol almışsınız bir
bakayım dedim. Tabii sizin de tespit ettiğiniz gibi iletişim çağında
yaşadığımız için ben de bu özgürlüğümü kullanarak Google’a isminizi yazdım.
Karşıma çıkan ilk adreslerden biri Vikipedi oldu. Ne yazık ki hakkınızda orada
yazan bilgileri sizi filmlerinizden tanıma fırsatını bulamamış genç okurlarımla
paylaşayamayacağım; zira fazla özgürlükten olsa gerek, Vikipedi’ye erişim
engeli getirilmiş
Size hitaben bir yazı yazmaya kalkışınca kaç filmde rol almışsınız bir bakayım dedim. Karşıma çıkan ilk adreslerden biri Vikipedi oldu. Ne yazık ki hakkınızda orada yazan bilgileri paylaşmam mümkün değil zira fazla özgürlükten olsa gerek, Vikipedi’ye erişim engeli getirilmiş.
Sevgili Hülya Koçyiğit hanımefendi, geçen gün bir gazeteye
verdiğiniz röportajda yine pek yerinde tespitlerde bulunmuşsunuz. Sözlerinize
Cumhurbaşkanını sevmekten de öte takdir ettiğinizi ve çok da desteklediğinizi
belirterek başlamışsınız. Ardından da “Bundan daha açık bir toplum görmedim
ben. Bir kere böylesine bir iletişim çağında yaşarken, sosyal medya hayatımızın
bu kadar içindeyken kim kendini baskı altında hissedebilir ki? Kimse baskı
altında değil, bilakis herkes fazla özgür. Çok fazla atıp tutuyorlar.”
deyivermişsiniz.
Sizi çocukluğumda izlediğim Türk filmlerinden tanırım. Yine
de size hitaben bir yazı yazmaya kalkışınca kaç filmde rol almışsınız bir
bakayım dedim. Tabii sizin de tespit ettiğiniz gibi iletişim çağında yaşadığımız
için ben de bu özgürlüğümü kullanarak Google’a isminizi yazdım. Karşıma çıkan
ilk adreslerden biri Vikipedi oldu. Ne yazık ki hakkınızda orada yazan
bilgileri sizi filmlerinizden tanıma fırsatını bulamamış genç okurlarımla
paylaşayamayacağım; zira fazla özgürlükten olsa gerek, Vikipedi’ye erişim
engeli getirilmiş. Neyse, bu mesele üzerinde fazla “atıp tutma”ya gerek
duymuyorum. Sonuçta özgürlük bu, bin türlüsü var. Biri olmazsa öbürü diyerek
yolumuza devam edelim. Özgürlük dediğiniz de zaten sonsuz seçenek arasından
birisini seçebilmek değil midir?
Haberdar oldunuz mu bilmem, geçtiğimiz günlerde İstanbul
Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama Merkezi’nden meslektaşlarım
yürüttükleri bir araştırmanın sonuçlarını paylaştılar: “Türkiye’de
Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması”. Araştırmaya katılanların yüzde 75’inden
fazlası, kaygılanma özgürlüklerini kullanarak gelecekle ilgili kaygıları
arasında “insanların ifade özgürlüklerinin kısıtlanması” seçeneğini
işaretlemişler. Tabii, şu anda hiç olmadıkları kadar özgür olan insanlarımız
böyle bir sorunla karşı karşıya değiller. Dedim ya, bu geleceğe dair bir kaygı
olsa gerek. Ha bir de ülkede yaşayan herkesin hayatını derinden etkileyen OHAL
uygulaması var ya, işte onunla ilgili meseleleri Facebook, Twitter gibi sosyal
medya üzerinden tartışabilenlerin oranı dörtte biri geçmiyor. Araştırma buna
dair detay vermiyor ama ben kişilerin görüşlerini sosyal medyada açıklamama
özgürlükleriyle ilgili olduğunu tahmin ediyorum. Tabii, istisnalar da oluyor.
Ne bileyim, tutup savaş karşıtı görüşler filan açıklamaya kalkanlar var sosyal
medyada. Neyse ki bağımsız savcılarımız, mahkemelerimiz hemen gereğini
yapıyorlar. Malum, sosyal medya paylaşımlarından dolayı gözaltılar da yaşandığı
oluyor; ama bunlar hep onların suçu. Değil mi efendim? Herkes kendi işini
yapsın. Mesela bir sanatçı, hekim, avukat ya da gazeteci, yediği yemeklerin,
gittiği tatillerin, ne bileyim çocuklarının fotoğraflarını paylaşmak varken
tutup da sosyal medyada kendisini ilgilendirmeyen konularda, hükümetimizin âli
çıkarlarıyla çelişen açıklamalar yapmaya, sizin deyişinizle atıp tutmaya niye
kalkışır? Kalkışmasın. Kalkışırsa elbette Sayın Cumhurbaşkanımız bunlara uygun
gördüğü cevabı verme özgürlüğünü kullanacaktır.
Basın deseniz, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar özgür. Gerçi
bazen hepsi aynı manşetlerle çıkıyor ama bu da bir özgürlük değil mi? Sonra
dilediği siyasetçiyi, sanatçıyı, akademisyeni, hak savunucusunu hedef
göstermekte, mahkemelerden önce yargılayıp cezasını kesmekte, üzerinde gizlilik
kararı olan davaların dosyasındaki bilgileri ifşa etmekte ve çarpıtarak
yazmakta özgür. Kimse bunlara bir şey yapıyor mu? Neden? Çünkü aksi basın
özgürlüğüne müdahale olur. Siz öyle hapisteki gazeteciler diye “atıp tutanlara”
bakmayın. Türkiye Gazeteciler Sendikası tutmuş, 152 gazeteci ve medya çalışanı
hapiste diye açıklama yapmış. Olacak şey mi? Bu gazeteciler haber yazarak suç
işliyorlarsa cezalandırılmayacak mı? Bu memleketin siyasetçilerinin “bunlar
gazetecilikten dolayı yargılanmıyor” deme özgürlüğü, savcıların, hâkimlerin
suçluları cezalandırma özgürlüğü yok mu? Sonuçta bir kişinin özgürlüğünün
sınırı başkasının özgürlüğü değil midir? Bu özgürlükler birbiriyle çatışınca
elbette sizin benim gibi sıradan insanların, gazetecilerin değil, devletimizin
ve hükümetimizin kıymetli üyelerinin özgürlüklerine öncelik vermek gerekir.
Öyle değil mi efendim?
Naçizane, ben de bundan iki yıl önce bir akademisyen ve
siyaset bilimci olarak Türkiye’nin can yakan bir sorunuyla ilgili görüşümü
beyan etme ve kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen bildirinin altına
imzamı koyma özgürlüğümü kullanmıştım. Sonrasında yaşananlar malum. Türkiye’nin
en eski üniversitelerinden birisi olan Ankara Üniversitesi’nin rektörü derhal
gereğini yaparak soruşturma açma özgürlüğünü, arkasından bizim bildiriyi
imzalamamızdan 7 ay sonra ilan edilen OHAL’den faydalanarak beni ve yaklaşık
100 meslektaşımın ismini ihraç KHK’larına yazma özgürlüğünü kullanmıştı.
Elbette özgürlüklerimiz karşılıklı. Mesela ülke sınırlarında çalışmam yasaklandığı
için yurt dışındaki bir üniversitede iş bulma özgürlüğümü kullanabilirdim.
Kullandım da. Ne var ki hükümetimiz henüz hakkımda açılmış bir dava olmadığı
gibi mahkemelerce alınmış bir yurt dışına çıkma yasağı da olmadığı halde hususi
pasaport için başvuru yapmamı engelleme özgürlüğünü kullandığı için seyahat
özgürlüğümü kullanamıyor, değil yurtdışında çalışmaya, uluslararası bir
konferansa ya da tatile bile gidemiyorum. Ama böyle ufak tefek meselelere de
takılmamak lazım gelir diye düşünüyorum.
Sonuçta özgürlüklerden özgürlük beğenme özgürlüğüm hâlâ
mevcut. Ben de öyle yapıyorum. Mesela şimdilik böyle yazılar yazabiliyorum.
Yayına hazırladığım bir kitap, tamamlamak üzere olduğum bir makale var. Gerçi
siyaset bilimci olduğum ve demokrasi gibi ülkemizin şu anki şartları açısından
“hassas” meseleler üzerine çalışmalar yaptığım için hükümetimizin âli
çıkarlarına ters düşebilir diye tereddüt ettiğimden birkaç yıldır
yayınlayamıyorum. Ama olsun. Bekledikçe üzerinde daha çok çalışma özgürlüğüm
oluyor. Hazır ihraç edildiğimden ve başka bir işte de çalışamadığımdan bol bol
da zamanım varken… Sonra Facebook’ta kızımın doğum günü pastasının fotoğrafını
paylaştım geçen gün. Ne sevimli değil mi? Ardından Bilkent Senfoni
Orkestrası’nın Sevgililer Günü Konseri’ne gittim. Konserden bir kesiti videoya
kaydedip onu da paylaşacaktım, ama video kaydı almak yasak diye anons yaptılar;
yasalara, pardon yasaklara saygılı bir vatandaş olarak kayıt almadım elbette.
Bazen alışverişe çıktığım da oluyor: Vitrinler, mağazalar
dolup taşıyor. Bir yıldır maaş alamadığımdan her istediğimi satın alamıyorum,
doğrudur; ama bu benim kişisel bir sorunum, sonuçta kimse ne alıp sattığınıza
karışmıyor. Bakın Panora olur, Armada olur, sonsuz bir çeşitlilikle, sınırsız
bir özgürlükle karşılaşacaksınız. Siz tabii İstanbul’da yaşıyor olmalısınız,
işte oralarda alışveriş yapmaktan keyif aldığınız AVM’leri canlandırın
gözünüzde; hatta yurtdışına rahatlıkla çıkabildiğinize göre büyük düşünün,
Paris, New York, Londra’nın şık butiklerinde, AVM’lerinde dilediğinizi almakta
özgürsünüz.
Anlayacağınız hanımefendi, Ayça’nın o eski şarkısında söylediği
gibi, buraları özgürlükten yıkılıyo, her gün peşime bıyıklı takılıyo.
(Ülkü Doğanay - udoganay@gazeteduvar.com.tr – GAZETEDUVAR)
(Ülkü Doğanay - udoganay@gazeteduvar.com.tr – GAZETEDUVAR)
