Neden Hilafeti ihya etmek istiyorlar? (Fikret Başkaya)
"Bugüne kadar özgürlük, sosyal eşitlik, ve demokrasi
mücadelesi hep dar bir sosyalist- ilerici-demokrat- aydın kitlenin işi olmanın
ötesine geçemedi… Arkalarında hiçbir zaman güçlü bir kitle desteği olmadı… Bu
yüzden çok büyük bedeller ödediler… Bu sefer mücadelenin geniş kitleler katında
da bir karşılık bulma potansiyeli ortaya çıkmış bulunuyor… Zira, yaşayarak
demokrasinin, özgürlüğün, sosyal eşitsizliğin/eşitliğin ne olduğunu anlamaları
potansiyel bir olasılık haline geliyor.
Fakat kesin olan bir şey var: Özgürlük, sosyal eşitlik,
demokrasi ve haysiyet mücadelesinde kaybetmek diye bir şey yoktur… Adımını
attın mı özgürleşmeye başlarsın ve öylece sürüp gider…"
Politik İslamcı AKP başlarda dinci yüzünü gizlemeye özen
gösterdi. Takiyye İslamcıların karekteridir. Durumlarını sağlamlaştırdıkça,
devlete hakim oldukça, iktidarlarını pekiştirdikçe gerçek niyetlerini
gizlemeye, takiyyeye artık ihtiyaç duymadılar. Fakat, Politik İslamcılık söz
konusu olduğunda, din bir amaç değil, araçtır. Asıl amaç sözde bir dinî
referansla iktidar olmak, bütçeyi, hazineyi, ülke zenginliğini yağmalamaktır.
Geride kalan dönemde bu ülkenin varını-yoğunu nasıl yağmaladıkları, ülke
zenginliğini nasıl talan ettikleri, ülkeyi nasıl yaşanamaz bir yer haline
getirdikleri ilgili herkesin malûmudur…
Toplumu dar-ül harp ve dar’ül İslam olarak ikiye bölüyorlar.
Kendileri gibi olmayanları dar-ül harp cephesinde, netice itibarıyle katli
vacip kafirler olarak görüyorlar. Aslında “kutuplaştırmadan” öte bir durum söz
konusudur… Tabii kafirleri katledip mallarına el koymak, kadınları da
köleleştirmek cennete giden yolu aralayan kutsal bir eylem sayılıyor… 15 Temmuz
gecesi askerî öğrencilerin boynunu kesenler, boğazın sularına atanlar Hilafet
geldiğinde ne yapabileceklerine dair bir fikir veriyor…
Din her zaman bir egemenlik aracı olmuştur. Sömürüyü, yağma
ve talanı, baskıyı ve zulmü meşrulaştırmanın etkin bir aracı olmuştur. Bir de
tabii dinin bireyi ve bireyin özel yaşamını angaje eden yanı var…
Son tahlilde din bir ideolojidir ve yoruma tabidir. O işi de
burnundan kıl aldırmayan din alimleri, ulema yapıyor. Dolayısıyla, yazılı,
başı-sonu belli uyulması gereken evrensel değerlere ve kurallara orada yer
yoktur. Yorum daima iktidardakilerin, güç ve iktidar sahiplerinin çıkarını
gözetecek şekilde yapılır…Ulema tayfasının el üstünde tutulmasının nedeni
budur…Yoksullardan/ezilenlerden yana tavır koyana asla yaşama şansı tanınmaz…
Mesela Serez Çarşısında asılır…
Eğer Hilafeti ihya etmeyi başarırlarsa, artık hiç bir
evrensel kurala, hiçbir ilkeye, hiçbir yasaya ihtiyaç duymayacaklar… Her
istediklerini yapma olanağına kavuşacaklar. Kimseye hesap vermek zorunda da
olmayacaklar… Neyin ne olduğuna, nasıl olması gerektiğine fetvacı “alimler”
karar verecek… Şimdilerde basına yansıyan fetvalar, eğer Hilafeti dayatmayı
başarırlarsa neler yapabilecekleri hakkında fikir veriyor… Lâkin, öyle bir şeyi
asla başaramazlar. Bu ülkenin ilerici, aydınlık güçleri dinci yobazlara pabuç
bırakmaz… Kaldı ki,toplum çoğunluğu Politik İslamcı iktidarın dayatmalarına
karşı… Saldırı-direniş/karşı saldırı diyalektiği diye bir şey olduğunun
farkında değiller… ‘Köpeksiz köyle değneksiz gezebileceklerini sanıyorlar… Oysa
köyün manzarası farklı… Dolayısıyla yapılanlar ve yapılmak istenenler nafile
zorlamalardan öte bir anlam ifade etmiyor…
Politik İslamcılık demek, her türlü insanî-evrensel değerin
inkâr edilmesi demektir. Kendilerini Batı düşmanı sayarlar ama asıl Hristiyan
düşmanıdırlar. Kapitalizm hakkında bir fikre sahip değillerdir. Tam tersine,
kapitalizmi insanlığın “normal hali” sayarlar. Dolayısıyla anti-emperyalist
olmaları mümkün değildir… Boşuna “her söz her ağıza yakışmaz” denmemiştir…
AKP seçimle iktidara geldi ama artık seçimle iktidardan
gitmek istemiyor. Zira onlar için iktidarı bırakmanın maliyeti çok büyük…
Sömürünün, yağma ve talanın tadına öylesine vardılar ki, o olanaklardan muhrum
olmak istemiyorlar… Kendi varlıklarını ülkenin varlığı ve geleceğiyle özdeş
saymalarının nedeni bu… İşte “Biz yoksak, Türkiye yok!” safsatası…Ve ikincisi,
suça, yolsuzluğa, hukuksuzluğa o kadar bulaştılar ki, iktidardan düştüklerinde
mutlaka yargılanacaklarını, hesap vereceklerini biliyorlar. Son dönemde
dayatmak istedikleri zorlamaların asıl nedeni bu. Kaldı ki, “asıl iktidar da görünen
iktidar değil”. Politikalar önce tarikatlar, cemaatler katında dinci güç
odakları tarafındakotarılıyor, cüppeliler, takkeliler karar veriyor,
kravatlılar uyguluyor… Aralarında tuhaf bir “işbölümü” oluşmuş durumda… Rejimi
hızla bir İslam cumhuriyetine dönüştürmek istiyorlar… …AKP’nin şu andaki
sloganı “Ya iktidar, ya hiç” şeklinde özetlenebilir. O yolda göze
alamayacakları hiçbir melanet yoktur… Son çıkan 696 nolu KHK, niyetlerini açık
ediyor…
Artık ülkeyi yönetilemez duruma getirdiler ve yönetemiyorlar…
Politik İslamcı kafayla başka türlü olabilir miydi? Ellerinde baskıyı, şiddeti
ve terörü tırmandırmaktanbaşka koz yok…
Lâkin bu iş baskıyla, şiddetle olmaz… Zira rejim çoktan geniş kitlelerin
gözünde meşruiyetini kaybetmiş bulunuyor…
Böyle bir durum söz konusuyken, muhalefet cephesinin aklını
başına alması, olmayan şeyleri varmış sayma aymazlığından kurtulması gerekiyor.
Zira, cumhurbaşkanı yok, başbakan yok, parlamento yok, anayasa mahkemesi yok,
dolayısıyla anayasa yok, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay yok, Yüksek Seçim Kurulu
Yok, Mahkeme yok… Bunların ruhuna çoktan el-fatiha denmiş bulunuyor… Tüm
kurumlar çökertilmiş durumda…
Anayasa Referandumu sonrasında yazdığım bir yazıdaki öneriyi
burada bir defa daha tekrarlamak gerekiyor: Muhalefet partilerinin vakit varken
Meclis’i terk etmeleri, muhalefeti asıl bulunması gereken zemine taşımaları
gerekiyor. Böylesi bir ortamda olmayan parlamentoyu var saymanın bir alemi
yok…Meclisten çekilmek, rejimin gayri-meşruluğunu açık eder, görünür kılar,
durumun netleşmesini sağlar, dolayısıyla muhalefefi etkinleştirebilir. Bu arada
kendilerini solda ve/veya muhalif sayan medyatik aydınların AKP yörüngesindeki
televizyon kanallarına çıkıp, “tartışma programı” denilen sefil oyunda
figuranlık yapmalarına gerek yok… AKP’nin “her şeyi bilen” kadrolu
uzman-tetikçilerinin karşısına oturarak, iktidarı meşrulaştırdıklarını
bilmeleri gerekiyor… Tartışıyormuş gibi yapmanın, o sefil oyuna alet olmanın ne
alemi var?
Aslında “her musibette bir hayır vardır” denmiştir… Politik
İslamcı iktidar insanlara dinin, dincinin, devletin ve memurunun, hâkimin ve
savcının…“demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” denilenin aslında ne olduğunu
göstermiş olmalıdır… Tabii özgürlüğün, adaletin, demokrasinin değerini de…
Bugüne kadar özgürlük, sosyal eşitlik, ve demokrasi mücadelesi hep dar bir
sosyalist- ilerici-demokrat- aydın kitlenin işi olmanın ötesine geçemedi…
Arkalarında hiçbir zaman güçlü bir kitle desteği olmadı… Bu yüzden çok büyük
bedeller ödediler… Bu sefer mücadelenin geniş kitleler katında da bir karşılık
bulma potansiyeli ortaya çıkmış bulunuyor… Zira, yaşayarak demokrasinin,
özgürlüğün, sosyal eşitsizliğin/eşitliğin ne olduğunu anlamaları potansiyel bir
olasılık haline geliyor.
Fakat kesin olan bir şey var: Özgürlük, sosyal eşitlik,
demokrasi ve haysiyet mücadelesinde kaybetmek diye bir şey yoktur… Adımını
attın mı özgürleşmeye başlarsın ve öylece sürüp gider…
(FİKRET BAŞKAYA)
