HDP Kongresi Ardından – Ne Yapmalı? (Demir Küçükaydın)
"Unutmayalım Kürt hareketinde güçlü bir demokratik ve
devrimci damar da vardır. Ve bu damarın el verebileceği bir partneri hiç
olmamıştır.
O “bileşen” Türk sosyalistleri onun gelişmesi değil
gerilemesi yönünde etki yapmışlardır.
Onu yalnız bırakmamak gerekiyor"
Elimizde fazla bir veri yok. Çok küçük belirtiler üzerinden
bazı akıl yürütmelerle bir değerlendirme yapmayı deneyelim.
Bu değerlendirmeye biraz da “beyin fırtınası” ekleyelim.
Normal olarak insanlar kesin olarak bir sonuca ulaştıkları
veya kesin olduğunu düşündükleri görüşleri açıkça ifade ederler. Ama herkesin
aynı zamanda zihninden bin bir türlü, en akla gelmeyecek olasılıklar da geçer.
Bunların ifade edilmemesi bunların kafada olmadığı anlamına gelmez. Bunlar
genellikle çok özel dost meclislerinde veya arkadaş konuşmalarında ifade
edilir.
Batı’da, özellikle burjuvazi, zihinden geçen şeylerin çok
verimli de olabileceğini görmüş ve bu iş daha sistemli olarak yapmaya
başlamıştır. Buna “beyin fırtınası” diyorlar. En iyi bilim adamları, en
tecrübeli politikacılar, entelektüeller, düşünürler vs. bir araya geliyor ve
kafalarından geçenleri açıkça, hiçbir sansüre uğratmadan ortaya döküp
tartışıyorlar.
Şark kültürüne yabancıdır böyle açıklıklar.
Aşağıdaki yazıda yer yer böyle “beyin fırtınası”
sayılabilecek kimi değerlendirmeler de yer alacak.
Biz resmi görüşleri tekrarlayanlardan değiliz.
Bizim için her şeyden şüphe temel metodolojik ilkedir. Bir
tek dokunulmaz ilkemiz vardır, hiçbir şeyin dokunulmaz olmaması.
*
HDP Kongresinin sonuç olarak gösterdikleri nedir?
Bunu toz duman arasındaki küçük, kimi ufak belirtilerden
hareketle anlamaya çalışalım.
Küçük belirtilerden hareketle büyük genellemeler risklidir.
Ama akla zincir vurulamaz. Bütün bunları düşündüğümüze göre
ifade de edebiliriz.
Kongre, bütün diğer kongreler gibi, Kürt özgürlük hareketi
ve onu desteğini sunanların aynı zamanda iktidara bir meydan okumasıydı.
Kongre, elbette aynı zamanda aslında bütün diğer HDP
Kongreleri gibi, bir kongre değil, daha önce alınan kararların resmiyet
kazandığı, adı Kongre olan ama gerçekte Kongre olmayan bir gösteriydi. Bu
bakımlardan yeni bir şey yoktu.
(Herkesin bu kör parmağım gözüne gerçeklik karşısında bir
şey söylememesi, sorun etmemesi ve susması da çok anlamlıdır. Blow Up
filmindeki gibi herkes topsuz tenis oyununa katılıyor ya da Leonard Kohen’in
meşhur şarkısında olduğu gibi “Herkes biliyor, geminin su aldığını. Herkes
biliyor, kaptanın yalan söylediğini. Ve herkes biliyor, zarların hileli
olduğunu.”
*
Ama yine de gelen kitleye ilişkin iki gözlem ilginç bir
kaymanın gerçekleştiğinin işaret etmektedir.
Bu iki gözlemden biri Kongreyi doğrudan izleyen bir
tanıdığımın gözlemi, diğeri Medyascope TV’de Kongre hakkında değerlendirmede
bulunan bir gazeteci tarafından dile getirildi. İki gözlem de çakışıyordu. Bu
nedenle doğru kabul edilebilirler (Medyascope TV’deki konuşmanın linkini
bulamadım. Yaşlılık, kim olduğunu, hangi programda söylediğini unuttum. Ama
Kongreyi izlemişti ve gözlemlerini aktarmıştı.)
Arkadaşımın gözlemi şuydu, tüzük gereği olduğundan
delegelerin yarısı kadındı. Ama Kongreyi izlemek için gelenlerin içinde, eski
kongrelerde çok kadın olmasına rağmen bu sefer çok az kadın vardı.
Öte yandan gençler de çok azdı. Ağırlık orta yaşlı
erkeklerdeydi.
Bu ne anlama gelir?
Kadınlar ve gençlerin belli bir uzaklaşma, en azından daha
az sahiplenme eğilimine girdikleri ortaya çıkıyor.
Kanımca bu çok uyarıcı olmalıdır.
*
İkinci gözlem de şudur. Kongre öncesinde Selahattin
Demirtaş’ın yeniden eş başkan olmasını hem Kürtler hem de Türkler ayını ölçüde
istiyorlardı, ama iş davranışa gelince bir makas ortaya çıkıyordu.
Kürtler genellikle hareketin eğilimine göre davranıp, bu
yönde hiçbir girişim göstermeden resmi görüşü tekrarlamakla yetinirlerken,
genellikle Türk, batılı, şehirli ama hiç bir örgütten ve bileşenlerden olmayan
(Aslında Gezi’nin bir kalıntısı ve yansıması olan) ve gerçekten esas çalışanlar
arasında bulunan Türkler gerek sosyal medyadaki eleştirileriyle, gerek imza
kampanyaları açarak vs. ilk kez biat etmeden bir tavır koymaya ve imza
kampanyası biçiminde olsa da örgütlenmeye çalışıyorlardı .
Bu da HDP’deki hem kültürel hem de politik ve programatik
bir farkın bir yansımasıydı.
Bu aynı zamanda kültürel (ve hatta sınıfsal da denebilecek)
bölünmeyle de büyük ölçüde çakışmaktadır.
Bu fark şöyledir. HDP’nin Kürt tabanı esas olarak,
“Türkiyelileşme”yi aslanda bağımsız bir Kürt devletine giden bir taktik hamle,
Türkiye’deki demokratik güçlerden kopmamak için, geçici olarak yapılan
ittifakın bir aracı olarak görür.
“Türkiyelileşme”yi ciddiye alıp gelen Türkler ise, Kürt
tabanın ağırlıklı olarak araç olarak gördüğünü, gerçekten amaç olarak
benimsediği için, söylemi ciddiye aldığı için HDP’ye gelir.
Yani aslında HDP’ye gelmelerinin nedeni gerçekten, tüm
Türkiye’nin demokratikleşmesiyle Kürtlerin üzerindeki baskı ve sömürünün
ortadan kalkması amacıdır ve HDP’yi de bu yöndeki mücadelenin esas gücü olarak
görürler.
Bu fark aslında iki farklı program ve stratejiye karşılık
düşer. Ne var ki, bu farklılık ne açık olarak programatik ve stratejik olarak
ifade edilir, ne de pek bilinci çıkmıştır.
*
“Kürt sorunu” ya da “ulusal sorun” iki şekilde çözülebilir.
Biri Kürtler tıpkı Türk devleti gibi bir Kürt devleti
kurarlar ve bu ulusal baskı en azından o devlet toprakları içinde yaşayan
Kürtler için ortadan kalkar. Kürt ulusalcıları (Öcalan’ın “ilkel milliyetçiler”
dedikleri) ve Bileşen olan Türk “sosyalistleri” bu programı kabul
etmektedirler.
Ama ulusal baskıyı ortadan kaldırmanın bir diğer yolu daha
vardır.
Ulusu bir dille, dinle, vs. tanımlamaya karşı tanımlayarak,
Türklüğü (ve dolayısıyla da Kürtlüğü de) ortadan kaldırarak demokratik bir ulus
yolundan çözmek. (Burada “ortadan kaldırma” derken kastettiğimiz, bunların
hiçbir politik anlamının olmaması bunların kişilerin özel sorunu olması,
devletin ne Türk, ne Kürt ne de başka bir şey olmaması anlamındadır. Herkesin
anadilinde eğitim ve her şey yapması ve resmi bir dilin bulunmaması, okullarda
herkesin ana dilinde ama aynı Tarih, Edebiyat kitaplarını okumasıdır somut
olarak.)
Bu da bir ulus ve ulusçuluktur, ama Demokratik bir ulus ve
ulusçuluk. Demokratik bir ulus ya da devlet, ulusun ve devletin (ki birbirinden
ayrılmazlar, ulus politik (yani devlete ilişkin) bir topluluktur) devletin ya
da ulusun dil, din, kültür, ırk, tarih, edebiyat körü olmasıdır.
Burada konuyu karıştıran bir nokta daha vardır. Bu da
farklılıkların görülmesini engeller.
Kürt hareketinin söylemi Demokratik Ulus ve Demokratik
Cumhuriyettir (veya Demokratik Özerklik) ama somut taleplere baktığımızda
Demokratik Ulus’un dile dine göre tanımlanmaya karşı olmadığını, dile dine göre
tanımlanmış politik birimlerin (mahalli veya bölgesel) eşit ilişkisine
demokratik Ulus dendiğini görürüz.
Yani aslında Kürt hareketi bugün dünya çapında veya
Lübnan’da geçerli olan sisteme Demokratik Ulus demektedir.
Keza aynı yanlış Demokratik Cumhuriyet veya Demokratik
Özerklik’te de vardır. Merkezi ve bürokratik devletlere karşı olmayı
devletleşmeye karşı olmak diye tanımlamaktadır.
Tabii burada bir başka sorun daha vardır. Merkezi ve
bürokratik olmaya karşıdır ama tıpkı HDP’de olduğu gibi, fiiliyatta merkezi ve
bürokratik bir cihazı yaratan bir yapılanması vardır.
Ve tam bu nedenle bu sorunların hiç birisi ortaya açıkça
koyulup tartışılamamaktadır.
Buna karşılık, HDP’ye gelmiş “Gezici” de diyebileceğimiz
Türk demokratlarının ise böyle bir programa karşı bir programı yoktur ama
bilinçsiz olarak Türkiyelileşmeden anladıkları, bizim yukarıda ifade ettiğimiz
demokratik bir ulus özlemidir.
Şimdi bu durumu, yanlış anlamalardan, söylenenle somut
içerik farklılıklarından, programatik ifadesini bulamamış veya açıkça ifade
edilememiş programatik farklılıklardan arındırdığımızda veya bu sorunları yok
saydığımızda ortaya iki program kalır:
Kürtlüğün de tanınması, Türklüğün de tanınmaması
programları. Yani ulusun veya politik olanın (Devletin) dile, dine vs. göre mi
tanımlanacağı, yoksa böyle tanımlamaya karşı mı tanımlanacağı.
Tabii bu fark bilinci çıkmadığı, açık programatik
ifadelerini bulmadığı için, hem programatik, hem sosyolojik olarak farklı (yani
Kürtler ve Türkler, bu da sınıfsal olarak yoksul işçiler ve orta sınıflar
şeklinde bir farka da tekabül eder) kesimler, HDP içinde bir şekilde şimdiye
kadar birlikte bulundular.
Türkler veya orta sınıflar için Selahattin Demirtaş bilince
çıkmamış ve programatik ifadesini bulmamış demokratik ulus özlemlerinin somut
bir sembolüydü. Onlar Demirtaş’a sahip çıkarken aslında Kürt Hareketine, bu
Demokratik Ulus ve Türkiyelileşme Programınızı terk etmeyin demiş oluyorlardı.
Kürt hareketi ise, Türk sosyalisti bileşenlerine dayanarak
bu isteğe gözlerini kapıyordu, Demirtaş’ı başkanlıktan uzaklaştırarak.
Çünkü arada geçen zamanda Kürt Hareketi içinde Öcalan’ın
“ilkel milliyetçiler” dediği kesimlerin ağırlığı artmıştı ve muhtemelen bunlar
büyük baskı yapıyorlardı.
Bu baskıya direnilememesinin bir nedeni de aslında fiilen
HDP’nin esas olarak tüm yükünün ve ağırlığının Kürtlerde bulunmasıdır.
HDP’nin gerek üyeleri içinde, gerek oy verenler içinde bu
gerçekten demokratik özlemleri olan örgütsüz ve birey olarak HDP’yi destekleyen
Türk sosyalist, demokrat vs.’lerinin oranı devede kulak kadardır ve hep öyle
olmuştur.
Hele şimdi bu terör ortamında daha da böyle olmuştur.
Kongre’ye gelen kitle bunun en esaslı göstergesidir.
Bu durum, her zaman Kürt hareketinin içinde, Türkleri de
kazanma stratejisine karşı çıkanların, bu stratejiyi terk etme yönündeki
baskılarının gerekçesi de olmuştur.
*
İşte Demirtaş’ın uzaklaştırılması bu kesimin ağırlığının
arttığının bir göstergesi olarak alınabilir.
Bu kesim ağırlığını bir şekilde de harekete yansıtmış
olmalı. Tıpkı, 7 Haziren seçimleri sonrasında “sol” bir eğilimin ağırlığının
baskın gelmesi ve bunu politikaya ve eyleme yansıtması gibi.
Bu şu demektir. Söylem düzeyinde elbet Türkiyelileşme falan
devam edecektir ama semboller üzerinden ve konuşmalarda ağırlıklı konular ve
vurgulara bakılınca verilen mesaj çok açıktır.
Türkiyelileşme artık bir retoriktir. Esas olarak Kürtlere
dayanılacaktır. “Türkiyelileşme”nin yerini bir tür “Kürdistanileşme” alacaktır.
Pervin Buldan bu stratejik dönüşün ifadesidir ve sembolüdür.
Sezai Temelli ise “Türkiyelileşme”nin ifadesi değildir. O
“bileşen hukuku” gereğince kişiliksiz “Türk sosyalisti bileşenlerin” bir
temsilcisi olarak, yani bir retoriğin sembolü olarak oradadır.
O halde, Kongre fiiliyatta Türkiyelileşme projesinin terk
edildiği anlamına gelmektedir. Yapılanların ve değişimlerin özüne inildiğinde
anlamı budur.
*
Şimdi burada analizi bırakıp biraz “beyin fırtınası”
yapalım.
Bu değişimin Türkiye politikası açısından ne anlama
geldiğine bakalım ve başka bazı değişikliklerle bir arada ele alalım.
Bu değişimin sonucu HDP’nin bir “bölge partisi” olarak Kürt
gettosuna kapanması olacaktır. Zaten hiçbir zaman oradan tam olarak çıkamamıştı
ama en azından bu yönde bitmez tükenmez çabaları vardı.
Şimdi diğer iki gelişmeye bakalım.
Böke ve Cihaner’lerin CHP’de ağırlığını artması, CHP’nin
şimdiye kadar HDP’ye yakın duran, oy veren destekleyen, sempati duyan
kesimlerin tekrar geri kazanması anlamına gelecektir.
Böyle bir ağırlık merkezi değişimi, CHP’deki ulusalcıların
ve Türk milliyetçilerinin büyük kısmının İyi Parti’ye kayması ve CHP içindeki
ağırlıklarının azalmasını da getirecektir.
Böylece, Kürtlerin toplandığı bir “bölge partisi”, laikler
ve Alevilerin toplandığı CHP ve Türk milliyetçilerinin toplandığı İyi Parti
şeklinde bir partiler yelpazesi ortaya çıkacaktır.
*
Tabii bu durum Kürt Hareketinin iyice tecridi anlamına
gelmektedir.
Anlaşılan Kürt hareketi de böyle bir düzenlenişi kabul etmiş
bulunuyor.
Kürt Hareketi tarihinde en kritik dönemlerde çok büyük
yanlışlar yapmıştır. Bu da Türkiye’deki en inkarcı ve intikamcı güçlerin
pozisyonunu güçlendirmiştir.
Şu an yapılan da böyle bir yanlıştır.
Aslında tarihinin hiçbir döneminde Kürt hareketinin şimdiki
kadar büyük bir şansı olmadı Türkiye’nin en büyük, etkili ve demokratik partisi
olabilmesi için.
Çünkü Erdoğan ulusu Türklüğün yanı sıra İslam’la
tanımlayarak, “yaşam tarzı” ve Alevilik nedeniyle yeni bir ulusal sorunu ortaya
çıkarmıştı yeni bir ezilen ulus yaratıyordu. Daha önce iyi kötü devletin
vesayeti altında egemen olanlar ilk kez ezilen duruma geçiyorlardı ve bunlar
gerçekten demokratik bir programa kazanılabilirdi.
Bu olanak ve strateji bu kongrede bir kenara bırakılmış
bulunuyor.
HDP veya Kürt hareketi kendi gettosuna çekiliyor. CHP daha
liberal, daha demokrasiye açık eğilimlerin toplanabileceği bir parti haline
geliyor, Akşener de yine Laik ama Türkçülerin topladığı bir parti kuruyor. Türkçü
ve İslamcılar da AKP’ye kalıyor.
Yeni düzenleniş bu yönde gidiyor.
Bu sanırız aynı zamanda devletin içindeki kimi odakların da
bir planı.
*
Geçelerde Akşener’in bir AKP ve HDP ittifakı konusunda
konuşması öyle bulutsuz gökte çakan bir şimşek olmayabilir.
Yani Kürtler içinde her zaman güçlü bir damar olan
Barzanciler, HDP’deki ağırlıklarıyla Erdoğan’ın doğrudan veya dolaylı bir
desteğinin yolunu açabilirler.
Örneğin Erdoğan
karşısında kim olduğuna bakmadan Erdoğan’ı düşürmeye yönelik bir adayı desteklemekten
imtina ederek tarafsız kalmak veya başka tarzda dolaylı olarak Erdoğan’ın
başkanlığını sağlamak şeklinde bir politikayı dayatabilirler ve şimdi olduğu
gibi buna direnmek mümkün olmayabilir.
Keza bu strateji değişimiyle HDP seçimlerde yüzde onun
altında kalabilir ve bütün Kürt oylarına AKP tek başına oturabilir.
Sonuç olarak, bu değişim çok tehlikeli ve riskli bir mecraya
sokmuş görünüyor HDP’yi.
Beyin fırtınası kısmına burada son verelim.
*
Peki ne yapmalı?
Kanımca ne olursa olsun HDP’yi terk etmemeli onu bu
stratejiye teslim etmemeli?
Bir canlı bir kitle hareketine dayanan örgütlerde daima bir
dinamizm vardır.
Küçük ve doğru bir politika izleyen bir örgüt büyük
toplumsal güçlerin mücadelesinde pek bir işlev görmez genellikle.
Küçük bir çakıyla bir ayıya karşı baş edemezsiniz.
Ama elinizde iyi ve kalın bir sopa varsa, sopa bir çakı
kadar keskin olmasa da, Ayı karşısında kendinizi savunmak için işe yarar bir
aracınız var demektir.
Bu nedenle işçiler büyük ama en sarı sendikaları bile terk
edip, küçük ama devrimci ve radikal sendikalara pek itibar etmezler.
Bu nedenle Aleviler bütün tutarsızlıklarını herkesten iyi
bilmelerine rağmen CHP’yi terk etmezler.
Ne kadar kötü olursa olsun, CHP onlara iyi kötü bir savunma
mekanizması sunar.
Bu nedenle Kürtler ne kadar beğenmeseler de, kimi
politikalarını yanlış bulsalar da HDP’yi terk etmezler.
HDP’nin içinden ve dışından desteklenmesi ve aynı zamanda
tutarlı olarak somut örgütlenme, program, strateji, örgüt ve mücadele biçimleri
gibi noktalardan sürekli eleştirilmesinden (ki bu da aslında desteklemek
demektir) vaz geçmemek gerekiyor.
Yani HDP’yi destekleyen, binlerce imza toplayan, aslında
gerçekten HDP’de çalışan “Gezi kalıntıları” HDP içinde kalarak, destekleyerek
gerçekten demokratik bir ulus için bir program, strateji, örgüt ve mücadele
biçimleri için mücadele ederek, bunları somutlayarak hem kendilerini hem de
HDP’yi geliştirebilirler ve o küçük ağırlıklarına rağmen kritik momentlerde çok
önemli bir rol oynayabilirler.
Unutmayalım Kürt hareketinde güçlü bir demokratik ve
devrimci damar da vardır. Ve bu damarın el verebileceği bir partneri hiç
olmamıştır.
O “bileşen” Türk sosyalistleri onun gelişmesi değil
gerilemesi yönünde etki yapmışlardır.
Onu yalnız bırakmamak gerekiyor.
(13 Şubat 2018 Salı - Demir Küçükaydın - demiraltona@gmail.com)
Bloglar:
https://steemit.com/@demiraltona
https://demirden-kapilar.blogspot.de
Video:
https://www.youtube.com/user/demiraltona
Podcast:
https://soundcloud.com/demirden-kapilar
İndirilebilir kitaplar:
https://drive.google.com/open?id=0BxCB_Gtx8VYAcDREeTJVLW93MjA
Bu yazı ilk olarak şurada yayınlandı:
https://steemit.com/tr/@demiraltona/hdp-kongresi-ardindan-ne-yapmali
