Dünya Anadil Günü Vesilesiyle – Anadil’de Eğitim Hakkı, Resmi Dil, “Lingua Franca” ve Demokrasi Üzerine
“Bu açmazdan çıkmanın tek yolu, Kürtlerin ve Türklerin,
demokratlaşmalarıdır; Türklüğün ve Kürtlüğün hiçbir politik anlamının olmadığı;
demokratların ulusu Kürtlük ve Türklükle tanımlamak isteyenlere karşı mücadele
ettiği ve onlar üzerinde bir diktatörlük kurduğu bir ülkede bölünme olmaz. Bunun tek yolu da Kürtlüğün de tanınması değil; Türklüğün de
tanımamasıdır.
Sorun “Kürt Sorunu” değil, Türk sorunudur; ulusun ve
devletin Türklükle tanımlanmış olmasıdır.
Tüm dillerin eşitliği ve herkesin ana dilinde eğitim,
konuşma ve yazma hakkıdır.
Okulların ayrılması değil, herkesin ana dilinde aynı ortak
tarihi ve edebiyatı okumasıdır.
Bu kadar basit. “Demokratik Modernite”, “Demokratik Cumhuriyet”;Demokratik
Ulus budur”
Dün (21 Şubat) UNESCO tarafından 1999’da Dünya Anadil Günü
olarak kabul edilmiş.
UNESCO’nun bu günü 90’ların sonunda kabul etmesi, çok
dilliliği ve kültürlülüğü korumak ve teşvikle ilgili ve aslında günümüzün dile
dayanan ulusal devletleri yaşatmak için onları esnetmenin, yani post
modernizmin uluslararası yani uluslara dayanan bir kurumun bir kararına
yansımasından başka bir şey değildir.
Bugün dünyada demokrasi mücadelesi o kadar geriye gitmiş
bulunuyor ve demokrasi programı o kadar unutulmuş bulunuyor ki, aslında dillere
kaybolan türler gibi bir muameleden baka bir şey olmayan ve dile dayanan bir
ulus ve ulusçulukla hiçbir sorunu olmayan ve aslında onu yaşatmaya yönelik olan
bugün bile demokrasiöüzlemlerinin kendini ifadesi için bir tutamak noktası
haline geliyor.
Elbette Türkiye’nin ırkçılıkla tanımlanmış ve özellikle Kürt
dilini inkar ve basıya dayanan sistemi karşısında böyle bir gün de Kürt
hareketi için bir tutamak noktasıdır.
Bunları bir kenara koyarak, bugün vesilesiyle dil
konusundaki en temel ve sıradan demokratik talepler ve program konusuna ve bu
bağlamda da hem dile ilişkin kimi kavramların kısaca açıklamasına girelim.
Çünkü kendine en demokrat diyenler bile bu konuda tamamen yanlış bir program ve
tutumu savunuyorlar.
Önce şu demokrasi, sosyalizm ve komünizm kavramlarını kısaca
açıklayalım.
Demokrasi insanların biçimsel ya da hukuki eşitliği
demektir. Yani, devletin ve ulusun dilinin, dininin, siyasi inancının,
kültürünün, tarihinin, ahlakının vs. olmaması, bunlar karşısında kör olması;
bunların kişilerin özel sorunu olması, devletin tek görevinin, bunların
eşitliğini ve politik alanın dışında ve eşit haklı kalmasını gözetmesi
demektir.
Sosyalizm bu biçimsel ve hukuki eşitliğin, iktisadi ve
sosyal eşitlikle tamamlanmasıdır. Yani “herkese emeği kadar” ilkesinin tüm
toplumu da kapsamasıdır.
Komünizm ise, bu eşitliğin, yani “burjuva hakkı”nın
ötesinde, “herkesten yeteneği kadar, herkesi ihtiyacı kadar” ilkesinin geçerli
olabileceği zenginliklerin gürül gürül aktığı, zorunluluklar aleminin
ötesindeki, dolayısıyla demokrasinin olmadığı ve aşıldığı bir toplum demektir.
Bugün insanlığın trajedisi ve sorunları, toplum özellikle
robotik ve yapay zeka aracılığıyla neredeyse bir komünist toplumda yaşayacak
bir emek üretkenliğine ulaşırken; dünyanın hala ulusal devletler arasında
bölünmüş olması ve bu ulusal devletlerin de, dile, dine, tarihe, kültüre, ırka
dayanan devletler olmasıdır. Yani bırakalım yer yüzü ölçüsünde bir eşitliği,
bir tek devlet içinde bile biçimsel eşitlikten galaksiler kadar uzak
bulunmasıdır. Bütün pislik ve cerahat bu durumdan çıkmaktadır.
Demokrasi, bir ulus veya devlet içindeki, yurttaşların
biçimsel eşitliği anlamıyla, yani bu kadarıyla bile henüz dünyanın hiçbir
ülkesinde yoktur. İskandinav ve Anglosakson ülkeleri buna kısmen yakın ülkeler
sayılabilirler.
Demokrasi ancak yeryüzü ölçüsünde tüm insanlar aynı dünya
cumhuriyetinin eşit vatandaşları olduğunda gerçekleşebilir. Demokrasi, en
“demokratik” biçimde tanımlanmış uluslar ve ulusal devletlerle bağdaşmaz. Çünkü
insanların eşitliğinin yerini, ulusların eşitliği ve ulusal devletlerin
eşitliği alır ki verili bir ulusal devletin dışında olan insanların
eşitsizliğine yol açar.
Hele uluslar arasında refah ve yoksulluk uçurumlarının
bulunduğu bir dünyada bu fiilen bir aparthet rejimi anlamına gelir.
O halde, demokrasi mücadelesi, öncelikle yeryüzü ölçüsünde
uluslara ve ulusal devletlere karşı mücadeleden ayrı düşünülemez.
Bugün dünyada en acil sorun demokrasi, yani tüm insanların
aynı dünya cumhuriyetinin eyit yurttaşları olmasıdır, bütün ulusal devletlerin
ve ulusların parçalanıp yok edilmesidir.
Bir “ulus”tan olmanın hiçbir politik anlamının olmadığı bir
dünya cumhuriyetinde ancak insanlar eşit olabilirler. Ya da tersinden ifade
edilirse, en demokratik olarak şekillenmiş, dil, din, tarih, etni, kültür körü,
ama ulusu bir toprak parçasındakilerle tanımlamış ulusal devletler bile
demokratik değildirler. Çünkü toprakları dışındaki insanları kendi
yurttaşlarına tanıdığı haklardan yoksun bırakırlar ve insanların eşitliğini
değil, eşitsizliğini ortaya çıkarırlar.
Bu işin alfabesi.
Tabii herhangi bir dille, dinle, soyla, tarihle, ırkla,
kültünle tanımlanmış uluslar içinde en azından bunların körü olan bir ulus ve
devlet için mücadele çok daha acil ve eşitsizlikler altında ezilen yığınları
harekete geçirmek için şarttır. Bu yöndeki mücadeleler olmadan yeryüzü
ölçüsünde demokrasi kurmak olanaksızdır.
Ne var ki, bu mücadeleler bile henüz demokratik hedeflerden
ziyade, dille, dinle, kültürle tanımlanmış ulusların kuruluşu içi mücadeleler
olarak ortaya çıkmaktadır. Ve bunda en büyük günah, ulusların ve ulusçuluğun ne
olduğunu açıklayamayan dolayısıyla kendileri de birer böyle gerici ulusçu olan
sosyalistlere aittir.
Örneğin bugün en demokratik denilen Kürt ulusal hareketi
bile, demokratik bir ulus programına sahip olmaktan çok uzaktır. Onun amacı
kürtlükle tanımlanmış bir ulusal devlet içinde, diğer dillerin ve kültürlerin
haklarının da gözetilmesidir. Bu dil ve kültür kötü olmayı değil, tam da
UNESCO’nun kararına da yansıyan, günümüz dünyasının şartlarına uyarlanmış post
modern ve esnek bir ulusçuluktan başka bir şey değildir.
Kürt hareketi dil, din, etni, tarih, kültür, soy, sop körü
bir demokratik ulusçuluğa doğru evrilmedikçe veya bugünkü evrimini ileriye
götürmedikçe, yani bir Kürt Ulusal hareketi olmaktan çıkıp, ulusları dille,
dinle, tarihle, soyla tanımlamaya karşı bir demokrasi hareketine dönüşmedikçe,
tüm dillerden, dinlerden, kültürlerden insanları aynı demokrasi bayrağı altında
birleştiremez.
Bezer şekilde Türkiye’nin “laik yaşam tarzındakilerinin” ve
Alevilerinin İslamcı ulusçuluğa karşı direnişi, dil, din, etni, tarih, soy sop,
kültür kötü bir demokrasi hareketine dönüşmedikçe tüm bu ezilenleri
birleştiremez.
Ama bunların ikisi de böyle bir evrim geçirdiği takdirde,
tüm Ortadoğu, balkanlar ve Kafkasları, hatta tüm geri ülkeleri kaplayacak bir
yangını tutuşturabilirler.
Bunun olamamasının en büyük suçlusu, yine eski kalıpları
aşamayan, bürokratlaşmış küçük sosyalist örgütlerde toplaşmış veya padişah olsa
soğanın cücüğünü yemekten ötesini hayal bile edemeyen çoban gibi, demokratik
olmaktan çok uzak basit liberal taleplerden ötesini düşünemeyen “bağımsız”
sosyalistlerdir.
*
Şimdi gelelim bu genel girişten sonra şu diller meselesine.
Türkiye’de devlet Türk’tür ve Sünni Müslüman’dır.
Dolayısıyla Türkiye’de demokrasiden söz edilemez.
Demokrasi ancak devletin Türk ve Müslüman olması son
bulduğunda; devletin dili ve dini olmadığında olabilir.
Böyle Türklük ve Sünni İslam’la tanımlanmış bir devlet ve
ulusta, ancak, tıpkı eski İyonya (Yunan) ve Grek (Helen) kentlerinin birer köle
sahipleri demokrasisi olması gibi, Türklerin ve Sünni Müslümanların
demokrasisinden söz edilebilir.
Ama demokrasinin kendisi insanların ve yurttaşların biçimsel
eşitliği anlamına geldiğinden, “Türk Demokrasisi” veya “Müslüman Demokrasisi”
gibi bir kavram, “yaşayan ölü” gibi bir oksimorondan başka bir şey olamaz.
(Burada bir başka sonuç daha çıkar. Devletin herhangi bir
dilinin, dininin, etnisinin., ırkının, tarihinin vs. bulunduğu devletler ve
uluslar demokratik değildir ve olamazlar. Aslında bunlar demokrasiye karşı
birer karşı devrimi temsil ederler ve karşı devrimin ürünüdürler. Diğer bir
deyişle, demokrasi mücadelesi aslında bir karşı devrimi ortadan kaldırma
mücadelesidir.)
Şimdi bu radikallik, kapsayıcılık ve sistemli olma
niteliklerini örneğin dil konusunda (Burada lingüistik anlamıyla dilden söz
ediyoruz) somutlayalım.
Demokrasi dil konusunda her şeyden önce şu anlama gelir:
devletin dili olamaz. Yani demokrasinin aracı olan bir devlette resmi dil
olamaz.
Çünkü Resmi Dil, insanların öğrenmek ve konuşmak zorunda
oldukları bir dildir.
Çünkü devletin dilinin olması demek, bu dilin diğer diller
karşısında imtiyazlı olması demektir. Eşitsizlik demektir. Demokrasinin en
temel ilkesinin, biçimsel eşitliğin, bunun dillerdeki ifadesi olan dillerin
eşitliğinin yok edilmesi demektir.
Demokraside, herkesini istediği dili ana dil olarak seçme ve
ana dilinde eğitim, konuşma, yazma hakkı olur. Herhangi bir dili öğrenme ve
konuşma zorunluluğu olmaz. Çünkü böyle bir zorunluluk o hakkın inkârı ve
çiğnenmesi anlamına gelir.
Demokratik bir ulusta, devletin görevi, insanların bu
hakkını gözetmek, garanti etmek, çiğnenmesini engellemek, yani bu eşitliği
sağlamak ve korumaktan ibaret olur.
Görüldüğü gibi, Demokraside Radikallik (devletin dilinin,
resmi dilin olmaması); Kapsayıcılık (Hiçbir dilin resmi olmaması); ve
Sistemlilik (Devletin dili gibi, dini, soyu, tarihi, kültürü vs. de olmaması)
birbirinden ayrılmaz bir bütündür.
Şimdi, HDP programına bakarsanız şunu görürsünüz; Devletin
Türklükle ve Türk diliyle tanımlanmış olmasını, yani bir resmi dilin olmasını
ve bu dilin de Türkçe olmasını sorun etmediği gibi; özyönetimlerin de kendi
resmi dillerinin olmasını; hatta her dili politik bir tanıma konusu haline
getirmektedir.
Ayrıca bunu da, en küçük bir somutluk olmadan somut herkesin
aynı şeyi anlayacağı somut talepler olarak değil; ilkeler bildirisi biçiminde
bunu yapmaktadır.
“Partimiz, Türkiye gibi çok kimlikli, çok kültürlü, çok
dilli ve çok inançlı bir ülkede tüm farklılıkların hiçbir baskı ve ayrımcı
uygulamaya maruz kalmadan varlığını korumasını ve geliştirmesini savunur.
Halklarımızın eşit ve özgür yurttaşlık hukuku içerisinde yaşama hakkına sahip
olduklarını temel bir ilke olarak kabul eder.
Partimiz, halklarımızın eşit, özgür ve barış içinde gönüllü
bir ortak gelecek kurabilmelerinin önündeki başlıca engel olan, farklılıkların
inkârına dayanan ‘tek’çi anlayışın ortadan kaldırılmasını gerekli ve zorunlu
görür, asimilasyona ve inkârcılığa karşı her düzeyde mücadele eder.
Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunan ve bunu
ilkesel yaklaşım çerçevesinde değerlendiren partimiz, Cumhuriyet’in
kuruluşundan bu yana Kürt halkının varlık ve haklarının mutlak inkârıyla
çözümsüzlüğe mahkûm edilen Kürt sorununun, barışçı, demokratik, eşit haklara ve
gönüllü birliğe dayalı çözümünü savunur ve bunun için mücadele eder.”
Bu koca koca lafların ve paragraflar boyu ilkelerin bir tek
anlamı vardır: Devlet diğer kültür ve dilleri de tanısın. Yani devletin bir
resmi dili olması reddedilmemekte; ama diğer kültür ve dillerin tanınması,
onlara ayrı muamele yapılmaması talep edilmekte; yani aslında diğerleri de
politikleştirilmekte; bu alanın politika dışına çıkması talebi bulunmamaktadır.
Dilin politik alandan dışlanması başka bir şeydir; bütün
dillerin politize edilmesi başka bir şeydir. Bu tıpkı, devletin diğer dinleri
de tanımasını, onlara farklı muamele yapılmamasını istemek gibidir. Bu
demokratik değildir; gerici bir taleptir.
Bu durum HDP’nin de benimsediğini söylediği, Demokratik
Toplum Kongresi’nin yeni kabul edilen bildirge programında çok daha açık olarak
görülmektedir:
“7. Her kademede eğitimin özyönetimlere bırakılması. Türkçe’nin
yanı sıra bütün anadillerin de eğitim ve öğretim dili olması. Eğitim
müfredatında genel müfredat dışında yeni demokratik anayasa, evrensel değerler
ve insan hakları çerçevesinde yerelin tarihi, kültürel ve toplumsal
özgünlükleri ve ihtiyaçları temelinde müfredata eklemeler yapılması. Türkçenin
yanında yerel dillerin de resmi dil olarak kabul edilmesi.
Şimdi bir de yıllardır bizim “Çatı Partisi”, “Demokrasi İçin
Birlik Hareketi”, HDK ve HDP’ye defalarca önerdiğiniz, ama bir kere gündeme
alınmasına, okunmasına bile keyfi olarak müsaade edilmemiş programın bu
konudaki son derece basit iki maddesine bakalım:
“Gerçek bir eşitlik için; ulusun tanımından her türlü dil,
din, tarih, "etni", soy, kültür, "ırk" belirlemesi
kalkmalı, ulus bunlarla tanımlanmaya karşı tanımlanmalıdır.”
Başlığı altında, konumuzla ilgili bağlamda programatik bir
metin olarak son derece somut şu üç talep bulunmaktadır.
“• Herkesin istediği dili anadil olarak seçme ve anadilinde
eğitim hakkı olmalıdır.
• Ortak bir konuşma ve yazışma dili gerekip gerekmediğine;
gerekiyorsa bunun hangi dil olacağına demokratik ulusun yurttaşları tartışarak
ve oylayarak karar verirler.
• Okullarda herkes ana dilinde, ama aynı ortak tarihi,
edebiyatı vs. okumalıdır. Bu kitaplar ülkedeki ve komşularındaki bütün
dillerden, etnilerden, dinlerden, kültürlerden, cinslerden eşit miktardaki
temsilcilerce ortaklaşa yazılmalıdırlar.”
Son derece net, açık, bütün kaçış ve farklı yorumlama
yollarını tıkayan, biçimsel kurallardan ibaret; son derece devrimci, demokratik
ve radikal; ulusun Türklükle veya herhangi bir dille tanımlanmasına son veren
üç madde.
Burada radikalliğin nasıl somutluğu ve iç tutarlılığı
zorladığı somut olarak görülmektedir. Radikal, tutarlı veya gerçek bir demokrat
olmadığınızda; ister istemez ağzınızda lafı geveler, nereye çeksen oraya
gidecek ilkeler koyarsınız.
*
Diller konusuna girmişken önce, çok karıştırılan, ortak bir
anlaşma dili (Lingua Franca) ve Resmi Dil farkına kısaca değinelim.
Bu farkı göstermek için, Altın para ve kâğıt para iyi bir
analoji sunabilir.
Para’nın malların mübadelesinde bir eşdeğerdir. Eşdeğerler
ticareti muazzam kolaylaştırır.
Ortak anlaşma dili, tıpkı ekonomide paranın eşdeğer
fonksiyonu gibidir. Örneğin zaman zaman tuz, sığırlar vs. kullanılmış olsa da
en bilinen biçimiyle Altın, içinde taşıdığı yüksek emek miktarı, kolayca küçük
parçalara ayrılabilirlik, bozulmazlık, kopya edilemezlik gibi nedenlerle
eşdeğer, yani para olarak kullanılır.
Bu bağlamda Altın yani para, siyasi değil, iktisadi
zorunluluklar; pratikliği nedeniyle eşdeğer olarak kullanılır. Bu nedenle,
ortak anlaşma dili (Lingua Franca), Altın’a benzetilebilir. Lingua Franca
siyasi bir zorunluluğa ve baskıya dayanmaz.
Resmi Dil ise, bir takım kâğıt parçalarının, devletin zoru
ve tekeli ile ortak eşdeğer olarak kabul ettirilmesine benzer.
Birincisinde siyasi ve idari bir zorunluluk yoktur, tamamen
gönüllü ve pratik olarak bir sorunun çözümüdür. Diğerinde ise, zorunluluk
vardır. Basılmış parayı kabul etmeyip, altın istediğinizde o devlet sizi polis
ve jandarma zoruyla hapse atar. Altını herkes emeği ile üretebilir; ama parayı
sadece ve sadece devlet basar. Basmaya kalkanı da kalpazan diye içeri atar.
Evet, ekonomik ihtiyaçlar, aynı yerde yaşamanın dayatmaları
vs. insanları ister istemez bir ortak dil bulmaya zorlar. Ama bu zorlama,
pratik, günlük hayata ilişkin ve iktisadi bir zorlamadır ve gerçek bir
demokraside de öyle kalmalıdır; siyasi bir zorlama (devletin bir zorlaması)
olmamalıdır.
Yani diyelim ki, demokratik bir cumhuriyette resmi dil olmaz
ama yurttaşlar işleri kolaylaştırmak için, tamamen pratik, siyasi olmayan
nedenlerle oturdular tartıştılar ve bir herkesin öğrenebileceği bir ortak dilin
belirlenmesinin, siyasi, iktisadi, bürokratik, insani vs. işleri çok
kolaylaştıracağında, muazzam bir ekonomi sağlayacağında anlaştılar. Ve kendi
vergilerinden oluşan devlet bütçesinin bir bölümünün de bu ortak anlaşma
dilinin öğrenilmesine imkân sağlanması için ayrılmasına karar verdiler. Bu
resmi bir dil değildir. Çünkü burada siyasi bir baskı yoktur; ana dilinde
eğitim, konuşma, yazma hakkının ortadan kaldırılması yoktur. Hak bakidir.
Bu ortak bir dil (Lingua France), herkesin anadilinde
konuşma ve öğrenme hakkını hiçbir şekilde çiğnemez ve çiğneyemediğinde
demokrasinin bir aracı olabilir. Hatta demokrasinin gelişmesi ve yerleşmesi
için bile çok önemlidir.
Yani somut olarak bu şöyle bir anlama gelir: herkesin ana
dilinde eğitim ve konuşma hakkı veridir. Ama devlet anlaşılmış ortak dilde de
(Lingua France) eğitim olanağı sunmak zorundadır. İnsanlar bu ortak dili
öğrenmek ve konuşmak zorunda değildir. Yani bu olanak (ortak bir dille işleri
kolayca halletme olanağı) hakkı (Ana dilinde eğitim ve konuşma hakkını) ortadan
kaldırmaz. Hakkı kullanıp kullanmamaya bu hak sahipleri karar verir.
Bu baskı olmadığında, normal olarak her uygar insan hem
kendisi hem başkaları için kolaylaştırıcı, daha az zaman ve enerji israfına yol
açacağı için zaten gönüllü olarak Lingua Franca’da işlerini yürütmekte bir
mahzur görmez.
Bu durumu daha iyi somutlayabilmek için bugün dünyadaki
İngilizcenin durumuna bakalım. Globalleşmiş dünyada, ulusal devletlerin
dışındaki iktisadi, kültürel ve siyasi ilişkilerde kimseye İngilizce öğrenme
zorunluluğu getirilemez. Ama insanlar tamamen pratik nedenlerle, ilişkilerin de
zorlamasıyla İngilizce öğrenirler ve konuşurlar. Siyasi bir zorunluluk ve baskı
olmadığından kimse bu siyasi olmayan ama fiili İngilizce konuşma zorunluluğunu
bir baskı olarak hissetmez. Aksine konuşamamayı kendi eksikliği vs. olarak
görür.
İşte gerçekten demokratik bir ülkede de durum mutatis
mutandis (gerekli değişiklikler yapıldığında) tam da böyle olur ve olmalıdır.
Demokratik bir ulusta da aynı durum olur. Devletin dili
olmaz. Resmi dil olmaz. İnsanların ana dilinde eğitim hakkı olur. Herkesin
isterse öğrenebileceği bir ortak dil (ki o ülkede konuşulan bir dil olması da
gerekmez. Örneğin Hindistan’daki İngilizce gibi) resmi dil değildir. Devletin
görevi bu dili öğrenme imkânı sağlamak olur.
*
Burada yine çok karıştırılan ve ulusu bir dille tanımlayan
ve bir resmi dili zorunlu görenlerin biraz da kasıtlı olarak karıştırdığı;
resmi dilin Demokrasinin gerçekleşmesi için zorunlu olduğu şeklindeki
çarpıtmaya ve ideolojik argümana değinelim.
Demokrasi, insanların eşitliği ise, toplumun sorunları
hakkında yurttaşların bilgi sahibi olmaları ve kararlara katılabilmesi gerekir.
Çok farklı dillerden insanların olduğu yerlerde bunun nasıl zor bir sorun
olduğu ve olacağı açıktır. Birçok farklı dilden insanların bulunduğu bir
toplantıda bir konuyu tartışmaya ve karar almaya çalışın bakın, nasıl korkunç
pratik zorluklarla karşılaşırsınız. Her şeyden önce çeviriler nedeniyle korkunç
bir zaman ve enerji kaybı. Ama bir de çeviriler esnasında anlamların değişmesi
gibi bir yığın sorun.
Özellikle kapitalizm öncesi tarım ve köy ekonomisine dayanan
dünyada, pazar ilişkilerinin (ve kısmen de büyük merkezi imparatorlukların)
yokluğu nedeniyle, demokrasi, yani yurttaşların sorunlar hakkında tartışıp,
ülkedeki sorunlar üzerine partilerin, farklı programların oluşması ve kararlar
verilebilmesi pratik olarak da neredeyse olanaksızdı. Biraz da bu nedenle
demokrasi ancak küçük ve doğrudan topluluklarda (köy komünlerinde, kentlerde,
burglarda (örneğin Hansestad’larda) mümkün olabiliyordu.
Fransız Devrimi olduğunda Fransa’nın onda biri “Fransızca”
konuşur durumdaydı. Bu durumda, Fransız Devriminin yurttaşlık ideali ile
dillere bölünmüşlük arasında bir gerilim, bir çelişki de vardı. Bu nedenle, o
zamanlar belli bir dilin öğrenilmesinin zorunlu kılınması; devrimin eski toplum
üzerinde zorla egemen olmasının, örneğin tıpkı krallığı veya asillerin
imtiyazlarını tasfiye etmenin, bir aracı, eşit ve kendi hakkında kararlar
verebilecek yurttaşları yaratmak için bir ilaç gibi görülüyordu.
Orada amaç, bir dil aracılığıyla başka dilleri baskı altına
almak değil; aksine, imtiyazlara, ortaçağın köleleşmiş ilişkilerine karşı
modern yurttaşlar yaratmaktı. Tam da böyle olduğu için, örneğin Alsace
Loren’deki Almanca konuşanlar Fransız yurttaşı olmaya ve Almanca konuşup
öğrenmeye devam ediyorlar; Fransızcanın resmi dil olmasını bir baskı olarak
algılamıyorlar; aksine eski rejimin baskısından kurtuluşun bir aracı olarak
görüyorlardı. Yani o durumda bile bu standartlara ulaşma ve demokrasiyi mümkün
kılma aracı olarak bir resmi dil, diğer bir dili konuşanlara karşı bir baskı
aracı değildi; devletin ve ulusun bir dille tanımlanması anlamına gelmekten
uzaktı.
İşte bu tamamen eşitlikçi kaygılardan kaynaklanan bu
tarihsel olguya bakarak, Türk devleti ve milliyetçileri, devletin ve ulusun dil
üzerinden (Türkçe) tanımlanmasını devrimcilik olarak göstermeye çalışıyorlar.
Burada hem Fransız deneyiminin yan etkileri önceden görülememiş tedbirlerinin
(Bir resmi dilin, dillerin eşitliği ilkesini zedelediği) olumsuz etkileri
(reziletleri) birer ideal gibi (Fazilet) koyulmaktadır; hem de Fransız
Devrimi’nde demokrasinin ve eşitliğin aracı olarak düşünülmüş bir araç;
eşitsizliği savunmanın bir aracı haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Zaten bütün karşı devrimler, devrimlerin bayraklarıyla iş
görürler. Onların içeriğini boşaltıp, bütünüyle gerici bir anlam ve işlev
yüklerler.
*
Bu dil örneğinde hemen görüleceği gibi, radikallik, en ideal
demokrasiyi istemek demektir.
Ve herkese ana dilde eğitim istediğinizde ancak tüm dili
nedeniyle ezilenleri birleştirebilir ve egemen dilden olanları da birer
demokrat olmaya; yani kendini dönüştürmeye davet edebilirsiniz.
Her bir bölgede çoğunluk olanların kendi dillerini o bölge
için resmi dil yapmaları ve dillerinin tanınması için mücadelelerinin demokrasi
ile ilgisi yoktur. Bu amaca ulaşıldığında, yani devlet diğer dilleri de
tanıdığında, o insanlar, birer milliyetçi (Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Arap vs.)
olmaktan çıkıp birer demokrata dönüşmüş olmazlar.
HDP’nin ve DTK’nın programı ve talebi ise özünde, tam da
budur. Türklerin çoğunlukta olduğu yerde Türkçe; Kürtlerin çoğunlukta olduğu
yerde Kürtçe “resmi dil” olsun demektedirler. Bu demokratik bir program
değildir.
Ezilen bir dilin mensuplarının, kendi dillerinin de resmi
bir dil olması için mücadelesi Alevilerin Cemevi de ibadet yeri olarak tanınsın
demesine benzer. Demokratik değil, özünde gerici bir taleptir. Hem demokratik,
hem de tüm ezilen dinlerden olanları birleştirebilecek ve ezen dinden olanları
da birer demokrata dönüştürebilecek olan talep, Camilerin de tanımamasıdır.
Camilerin, imamların, müezzinlerin bütünüyle cemaatin gönüllü bağışlarıyla
tıpkı cem evleri ve dedeler seyitler gibi olmasıdır.
Ya da diğer dillerin de tanınması ve resmi dil olması, tıpkı
ortaçağdaki köylü isyancıların, yıktıkları krallar yerine isyanın önderini yeni
bir Kral yapmalarına benzer. Çin’deki Taipingler özünde bir köyü isyanının
ortaya çıkardığı bir hanedandı. Benzer şekilde, bugün dünyadaki ulusal kurtuluş
savaşlarının neredeyse hepsi, bir dil, din vs.’ye dayanan birer ulusal hareket
olmaktan çıkmazlar ve tam bu nedenle de birer demokratik devrim başaramazlar ve
başaramamışlardır.
*
Burada yine çok karıştırılan, eğitimin içeriği konusuna,
yani okulların ayrılması konusuna kısaca değinelim. Bu konuda HDP ve DTK
aslında fiilen okulların ayrılmasını talep etmektedirler. Bu aslında son derece
gerici bir taleptir. Bütün dünyada en gerici partiler tarafından savunulmuştur
ve savunulur.
Okulların ayrılmasına Marksistler ve tutarlı demokratlar her
zaman temelden karşı çıkmışlardır. Okulların ayrılması, diyelim Kürtlerin Kürt
okuluna, Ermenilerin Ermeni okuluna, Rumların Rum okuluna Türklerin Türk
okuluna gitmesidir. Bu her zaman en gericilerin talebi ve uygulaması olmuştur.
Okulların ayrılması nedir? Önce bunu netleştirelim.
Okulların ayrılması, okulların mekân olarak ve/veya dil
olarak ayrılması ile karıştırılmaktadır.
Okulların ayrılması mekânların ve binaların ayrılması
değildir sadece. Genellikle bir ırkçılığın olduğu yerlerde bu biçimlere de
bürünür. Siyahların beyazların okullarına gidememesi gibi. Türkiye’de
(“azınlıkların”) örneğin Ermenilerin okullarının ayrı olması gibi.
Keza herkesin ana dilinde eğitim hakkı okulların ayrılması
gibi algılanmaktadır.
Elbette aynı ana dile sahip olanlar aynı okula ya da sınıfa
giderler. Farklı ana dillerin aynı dershanede eğitim görmesi ancak çok sınırlı
imkânlarda zorunlu olarak başvurulabilecek bir çözüm olabilir. Ama bu okulların
ayrılması anlamına gelmez. Okulların ayrılması ana dilde öğrenilenin içeriğine
ilişkindir.
Aynı binada hatta aynı dilde, diyelim ki resmi bir dil var
ve herkes dersleri Türkçe görecek, buna mecbur. Ama her dile ve kültüre, Türkçe
dilinde farklı bir tarih, edebiyat, dersi verilecek. Örneğin resmi dilde (Türkçede),
Kürtler Kürt Tarihi ve edebiyatı, Türkler Türk Tarihi ve edebiyatı, Ermeniler
Ermeni Tarihi ve edebiyatı okuyorsa, bu okulların ayrılmasıdır.
Ya da şöyle de olabilir bu okulların ayrılması: Türkler
Türkçede Türk Edebiyatı ve Tarihi, Kürtler Kürtçede, Kürt Edebiyatı ve Tarihi,
Ermeniler Ermeni edebiyatı ve Tarihi okuyorlarsa elbette bu da okulların
ayrılmasıdır. Burada herhangi bir dil üzerine baskı yok gibi görülür. Hepsine
eşit muamele varmış gibi görülür. Ama burada Tarih, Edebiyat ve Dil aslında
politize olmuştur. İçeriği devlet belirlemektedir. Ve bu eşitsizlikleri ve
ulusal, kültürel düşmanlıkları besler.
İşte HDP ve DTK’nın savunduğu aşağı yukarı böyle bir şeydir.
Devletin bütün dilleri ve kültürleri tanıması özünde okulların ayrılmasından
başka bir anlama gelmez.
Demokratik bir cumhuriyette, herkes, kendi ana dilinde (yani
mekânlar pek ala ayrı olabilir) ama aynı tarihi, edebiyatı vs. okur. Yani
eşitlik esas olduğundan örneğin bu dillerden birinin tarihi ve edebiyatı
olmayacaktır ve olamaz.
Herkesin ana dilinde ama aynı tarihi ve edebiyatı okumasının
bir tek biçimsel çözümü olur: tüm dillerden, dinlerden, kültürlerden,
cinslerden eşit sayıda ve onların içindeki farklı eğilimleri de yansıtacak
çoklukta yine o dilden olanlarca seçilmiş bir heyetin yazacağı ortak tarih ve
edebiyat okutulur. Tıpkı herkesin kendi dilinde ama aynı fiziği, biyolojiyi
okuması gibi.
Yani aslında bu tarih, pratik sonucu itibariyle dillerin
veya ulusların bir tarihi olmadığına dair bir tarih olur. Edebiyat fiilen bir
dünya edebiyatı olur.
Devletin belirleyebileceği budur.
Elbette kendini Türk olarak veya Kürt olarak veya Ermeni
olarak kabul edenler; kozmopolit ve ulussuz kabul edenler vs. “kendi” tarihlerini araştırmak, okutmak, yaymak; edebiyatını yaşatmak vs. için birlikler
kurabilir, dersler, kurslar, sempozyumlar düzenleyebilir, yayınlar yapabilir
vs.. Ama bunlar tıpkı farklı dinlerin ve cemaatlerin faaliyetleri gibi olur.
Devlet buna karışamaz ve içeriğini belirleyemez. Bu fikir ve örgütlenme
özgürlüğünün somut bir biçiminden başka bir anlam taşımaz.
Bunun dışındaki her türlü çözüm okulların ayrılması anlamına
gelmektedir. Ve ancak böyle bir çözümle Türkler de bu demokrasi mücadelesine
kazanılabilirler ve demokrata dönüştürülebilirler; yani kendi imtiyazlarına karşı
bir mücadeleye çekilebilirler.
*
HDK ve HDP’nin programı dolayısıyla stratejisi baştan aşağı
yanlış olduğu; demokrat olmaktan uzak olduğu için Kürt hareketi
Türkiyelileşememektedir. Türkiyelileşme Kürtlerin üzerindeki Ulasal baskıya
karşı mücadeleyi esas sorun olmaktan çıkarma gibi algılanmaktadır. Bunu sadece
Türkler ve Türk ulusçuları değil; Kürt ulusalcıları da böyle algılamaktadır.
Aslında bütün zıt görünümlerine rağmen ikisi de aynı anlayıştadır.
Türkleri aptal yerine koyup, korkmayın biz ayrılmak
istemiyoruz diyerek Türkler kazanılamaz. Hem Türkler hem de Kürt ulusalcıları
bunun bir tür “takiye” olduğunu düşünmektedir.
Türklere açıkça şunu söylemelidir Kürt Hareketi: evet
Kürtlüğün de tanınması eninde sonunda bölünmeyle sonuçlanır. Devlet ve ulus
yani politik olan Kürtlük ve Türklük ile tanımlandığı sürece, Türkler veya
Kürtler birlikte yaşama iradeleri kendilerine ait olacağından bugünkü
konjonktürde birlikte olsalar bile, eninde sonunda ayrılırlar büyük bir
olasılıkla. Ve bu ayrılmayı, Kürtlerin isteyeceğini sanmak da yanlıştır.
Muhtemelen, Avrupa Birliği’ne kapağı atmak isteyen Türkler, tıpkı İtalya’daki
Liga Nord gibi veya Katalan gibi, bunu ilk isteyenler olacaktır.
Bu açmazdan çıkmanın tek yolu, Kürtlerin ve Türklerin,
demokratlaşmalarıdır; Türklüğün ve Kürtlüğün hiçbir politik anlamının olmadığı;
demokratların ulusu Kürtlük ve Türklükle tanımlamak isteyenlere karşı mücadele
ettiği ve onlar üzerinde bir diktatörlük kurduğu bir ülkede bölünme olmaz.
Bunun tek yolu da Kürtlüğün de tanınması değil; Türklüğün de
tanımamasıdır.
Sorun “Kürt Sorunu” değil, Türk sorunudur; ulusun ve
devletin Türklükle tanımlanmış olmasıdır.
Tüm dillerin eşitliği ve herkesin ana dilinde eğitim,
konuşma ve yazma hakkıdır.
Okulların ayrılması değil, herkesin ana dilinde aynı ortak
tarihi ve edebiyatı okumasıdır.
Bu kadar basit.
“Demokratik Modernite”, “Demokratik Cumhuriyet”;Demokratik
Ulus budur.
Ne var ki, HDP ve DTK bunların hiç birini somut olarak
savunmamaktadır.
Kongre ve Konferansların yapması gereken ilk iş sistemli,
radikal, kapsamlı, somut taleplerden ibaret bir programdır.
*
Aşağıya Lenin’in resmi Dil konusundaki bir makalesini
koyuyoruz. Buünkü demokrasi hareketinin ne kadar geri ve ufuksuz olduğunun daha
iyi görülebilmesi için.
Zorunlu Bir Resmi Dil Gerekli midir?
Liberaller gericilerden, en azından ilkokul için anadilinde
ders hakkını tânımalarıyla ayrılıyorlar. Ama zorunlu bir resmi dilin olması
gerektiği konusunda gericilerle tamamen hemfikirler.
Zorunlu bir resmi dil ne demektir? Pratikte bu, Rusya
nüfusunun azınlığını oluşturan Büyük Rusların dilinin, Rusya'nın tüm diğer
nüfusuna dayatılması demektir. Her okulda resmi dilde ders zorunlu olacaktır.
Tüm resmi işlemler yerel halkın dilinde değil, mutlaka resmi dilde
yapılmalıdır.
Zorunlu resmi dilin gerekliliği, onu savunan partiler
tarafından nasıl haklı gösteriliyor?
Kara-Yüzler'in "kanıtları" tabii ki kısa ve özdür:
bütün yabancı kökenlilere demir yumrukla muamele edilmeli ve "rahatlarına
bakmalarına" izin verilmemelidir. Rusya bölünmez kalmalı ve Büyük Ruslar
Rus vatanının güya kurucusu ve çoğaltıcısı olduklarından, tüm halklar Büyük Rus
prensibine boyun eğmelidir. Bu yüzden egemen sınıfın dili zorunlu resmi dil
olmalıdır. Bay Purişkeviçler, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 60'ını oluşturan
Rusya'nın Büyük Rus olmayan nüfusunun konuştuğu "berbat lehçeler"in
bir bütün olarak yasaklanmasına karşı değildirler.
Liberallerin tavrı çok "daha uygar" ve "daha
rafine"dir. Anadiline, belirli sınırlar içinde (örneğin ilkokullarda) izin
verilmesinden yanadırlar. Fakat aynı zamanda zorunlu resmi dilden yanadırlar.
"Kültür"ün çıkarları için, "bir" ve "bölünmez"
Rusya'nın çıkarları için vs. bu gereklidir.
"Devlet olmak kültür birliğinin onayıdır... Resmi dil, kesinlikle,
devlet kültürünün bir unsurunu oluşturur... Devlet olmanın temelinde iktidarın
birliği yatar ve resmi dil bu birliğin aracıdır. Resmi dil devlet olmanın tüm
diğer biçimleri gibi aynı zorlayıcı ve genel yükümlendirici güce sahiptir...
Rusya'nın bir ve bölünmez kalması nasip olacaksa, o zaman
Rus yazı dilinin resmi yararı olanca kararlılıkla savunulmalıdır."
Resmi dilin zorunluluğu sorununda liberalin tipik felsefesi
budur.
Yukarıda aktarılan cümleleri Bay S. Patraşkin'in liberal
gazete "Den"deki (No. 7)
makalesinden aldık. Kara-Yüzler'in organı "Novoye Vremya", anlaşılır
nedenlerden ötürü yazarı bu düşüncelerinden dolayı ateşli bir öpücükle
ödüllendirdi. Bay Patraşkin burada "gayet akıllı uslu düşünceler"
ifade ediyor, diyordu Menşikov'un gazetesi (No. 13 588). Kara-Yüzler,
ulusalliberal "Ruskaya Mysl"i de18» bu tür "akıllı uslu"
düşüncelerden dolayı sürekli övüyorlar. Liberaller, "kültürel"
gerekçelerin yardımıyla, "Novoye Vremya"cılann böylesine hoşuna
giden şeyleri propaganda ederken nasıl övmesinler ki?
Rus dili yüce ve güçlüdür, diyor bize liberaller. Rusya'nın
herhangi bir kenar bölgesinde yaşayan herkesin bu yüce ve güçlü dili iyi
bilmesini gerçekten istemiyor musunuz? Rus dilinin yabancı kökenlilerin
edebiyatını zenginleştirdiğini ve onlara büyük kültür zenginliklerine iştirak
etme olanağı sunduğunu vs. görmüyor musunuz?
Bütün bunlar doğru, liberal beyler, diye yanıtlıyoruz
onları. Turgenyev'in, Tolstoy'un, Dobrolyubov'un, Çernişevski'nin dilinin yüce
ve güçlü olduğunu sizden daha iyi biliyoruz. Rusya'da ikamet eden istisnasız
tüm ulusların ezilen sınıfları arasında daha sıkı bir ortaklığın
ve kardeşçe bir birliğin oluşmasını sizden daha acilen
istiyoruz. Ve elbette Rusya'nın her sakininin yüce Rus dilini öğrenme
olanağına sahip olmasından yanayız.
Sadece şunu istemiyoruz: zorlama unsuru. İnsanları sopayla
cennete sürmek istemiyoruz. Çünkü "kültür" üzerine istediğiniz kadar
güzel laf edin — zorunlu resmi dil cebirle ve zorla öğretmekle bağlıdır. Yüce
ve güçlü Rus dilinin, birilerinin onu sopayla öğrenmeye zorlanmasına ihtiyacı
olmadığına inanıyoruz. Rusya'da kapitalizmin gelişmesinin ve genelde toplumsal
yaşamın serpilip büyümesinin bütün ulusların birbirine yakınlaşmasına yol
açtığından eminiz. Yüzbinlerce insan Rusya'nın bir ucundan diğerine savruluyor,
nüfusun ulusal bileşimi karışıyor, soyutlanma ve ulusal kendi bildiğini okuma
ortadan kalkmak zorundadır. Yaşam ve çalışma koşullarından dolayı Rus dilini
bilmesi gerekenler, sopa olmadan da onu öğreneceklerdir. Zorlama (sopa) ise
sadece, yüce ve güçlü Rus dilinin diğer ulusal grupların içine girişini
zorlaştırmaya yol açacak ve her şeyden önce düşmanlıkları şiddetlendirecek,
milyonlarca sürtüşme yaratacak, sinirliliği ve karşılıklı anlaşmazlığı
artıracaktır vs.
Buna kimin ihtiyacı var? Rus halkının ve Rus demokrasisinin
buna ihtiyacı yok. Rus halkı, "Rus kültürü ve devleti yararına"
uygulananlar da dahil, hiçbir ulusal baskıyı tanımıyor.
Rus Marksistlerinin, tüm yerel dillerde okul işlerine izin
verilmesi ve bir ulusun her türlü ayrıcalıklarını ve bir ulusal azınlığın
haklarının her türlü ihlalini hükümsüz kılan temel bir yasanın anayasaya
eklenerek, zorunlu bir devlet dilinin olmamasının zorunlu olduğunu
söylemelerinin nedeni budur.
"Proletarskaya Pravda" No. 14 (32), 18 Ocak ¡914.
Eserler, 4. Baskı, Cilt 20, s. 5456 Rusça.
Demir Küçükaydın - demiraltona@gmail.com
Bloglar:
https://steemit.com/@demiraltona
https://demirden-kapilar.blogspot.de
Video:
https://www.youtube.com/user/demiraltona
Podcast:
https://soundcloud.com/demirden-kapilar
İndirilebilir kitaplar:
https://drive.google.com/open?id=0BxCB_Gtx8VYAcDREeTJVLW93MjA
