Merdan Yanardağ… Murat Belge… Liberalizm…Ulusalcılık… vs… (GÜN ZİLELİ)
“Merdan Yanardağ’la acaba aynı zamanı, aynı ülkede mi
yaşadık diye kuşkuya düştüm. Çünkü yukarıdaki satırlar gerçeği değil, sadece
gündüz gözüyle görülmüş bir rüyayı daha çok ifade eder gibi. 12 Eylül öncesi
çok da uzak bir tarih değil. O dönemi bir yetişkin olarak yaşayanların çoğu
hayatta. Acaba o günleri yaşayan aklı başında kaç insan yukarıdaki satırlara
katılacaktır? Sanırsınız ki, 12 Eylül öncesinde bir devrim için bir tek Lenin
eksikmiş!”
Şubat ayında Murat Belge üzerine bir tartışma oldu. Tartışma önce, Murat Belge’nin, İletişim Yayınları’ndan çıkan Şairaneden Şiirsele adlı kitabını “yüzeysel” bulan, Kırmızı Kedi Yayınları’nın yeni yöneticisi Enis Batur’un, ardından da aynı kanıyı paylaşan Orhan Koçak’ın yazılarıyla gündeme geldi. Elbette bunlar, makul eleştiri yazılarıydı. Fakat bu eleştirilerin hemen ardından, Murat Belge’nin, Batı ülkelerinden birinden, “fikir özgürlüğü nedeniyle baskıya uğrayanlara” tahsis edilmiş bir burs alarak Oxford Üniversitesi’nde ders vermek üzere ülke dışına gideceğinin duyulmasıyla, “Murat Belge tartışması” farklı bir boyut kazandı. Esas olarak ulusalcı, kısmen de sol kamptan müthiş bir Murat Belge aleyhtarı salvo atışı başladı. Bu salvo atışının esası, özetleyecek olursak, kendi amiyane dilleriyle kısaca şuydu: “Seni liberal seni, bugünkü iktidarı destekledin ve iktidara yerleşmesine ideolojik katkıda bulundun. Şimdi de kaçıp gidiyorsan ha!” Kırmızı Kedi Yayınları, bu saldırı furyasını fırsat bilerek, bundan dört yıl kadar önce bastığı ve diğer liberal eğilimdeki yazarlarla birlikte (atış menzili çok geniş tutulduğundan Adalet Ağaoğlu, Nuray Mert gibi yazarlar bile hedef alınmıştı) Murat Belge’nin liberal tutumlarını eleştiren, Merdan Yanardağ’ın Liberal İhanet kitabını, muhtemelen “satış için tam zamanıdır” diye düşünerek, biraz da bel altı bir vuruş yapıp, Belge’nin rakı içen bir fotoğrafı eşliğinde sosyal medyada yeniden duyurdu.
Elbette bu saldırı furyasında oldukça haklı öğeler de vardı.
İnsanlar, özellikle Murat Belge ve diğerlerinin, bugün muhalif bir konuma
geçseler de geçmişte yaptıkları hatalara hiç değinmemelerine haklı olarak tepki
gösteriyorlardı. Murat Belge’yi ben de 2002-2012 yılları arasındaki, AKP’yi
destekleyen sivil toplumcu görüşleri dolayısıyla eleştirmiştim. Bu sitede,
“Portreler” bölümündeki Murat Belge’yle ilgili 11 yazıdan 6’sı benim M. Belge
ile ilgili eleştiri yazılarımdır; yazılar 2010’la 2013 yılları arasında kaleme
alınmıştır. Bununla birlikte, saldırıların bir kısmını, özellikle üslubu haksız
bulduğumdan ve ayrıca Murat Belge’nin bugün artık AKP iktidarına muhalif bir
konuma gelmiş olduğunu bildiğimden, haksız buldum. Öte yandan, diyelim ki,
bugün bile geçmişteki hatalı tutumunu sürdürüyor olsun, Murat Belge’nin bir
kültür insanı olarak değerli yanını unutup bu kadar hırçın bir şekilde
saldırmanın “bizim linç kültürümüzün” bir göstergesi olduğunu düşünüp, Murat
Belge’yi savunan bir tweet attım. Tartışma büyüyünce, Merdan Yanardağ’ın söz
konusu kitabını okumadığımı ama en kısa zamanda okuyacağımı ve üzerine bir yazı
yazacağımı belirttim. Merdan Yanardağ, bu tweetime çok kızmış. Kendi internet
gazetesi ABC’de, imzasız bir yazı yazarak beni hedef aldı. Kendisini daha önce,
Birleşik Haziran Hareketi’ne dahil olduğu 2015 yılında, “Merdan Yanardağ’ın
Zırvalamaları Üzerine Birkaç Değinme” başlıklı yazımda
(http://www.gunzileli.com/2015/05/05/merdan-yanardagin-zirvalamalari-uzerine-birkac-deginme/)
hedef almıştım. Gerçi yazının başlığı, görüldüğü gibi pek hırçındı, bugün
yazsam bu başlığı atmazdım. Fakat, Dersim katliamını ve Kronstadt isyanının
bastırılmasını “kaçınılmaz kötülük” bahanesinin arkasına sığınıp savunduğu için
yaptığım eleştirilerin doğru ve yerinde olduğunu düşünüyorum. Ne var ki, Merdan
Yanardağ, sanırım bu yazının kendisinde yarattığı kızgınlığın da etkisiyle ve
yeni tanık olduğum (yani kitabını okuyunca gördüğüm) yıkıcı üslubuyla, beni de
hedef almış. Olabilir tabii, bu yüzden kendisine kızgın değilim ama hazır yeri
gelmişken burada çok kısa bir şekilde benimle ilgili nitelemelerine değinip,
kitabının eleştirisine geçeyim:
Merdan arkadaş, benim “yarı-aydın” olduğumu yazmış (kitabını
okuyunca gördüm ki, bu, Yanardağ’ın “kült” deyişlerinden biri). Bolca sıfat
ihtiva eden saldırılarında, daha sonra örneklerini vereceğim gibi, bu deyişi de
bol bol kullanmış. Fakat ben, bu nitelemeyle beni ödüllendirdiğini
söyleyeceğim. Çünkü ben, “yarı-aydın” değil, aydın olmaktan hiç nasibini
almamış bir insanım. Eh, dolayısıyla Yanardağ, “yarı-aydın” diyerek beni yarı
yarıya övmüş oluyor. Dolayısıyla kendim hakkındaki bu nitelemeyi sevinerek
kabul ettiğimi belirteyim.
Merdan Yanardağ, ABC’deki yazısında şöyle demiş: “Gün
Zileli, yetersiz İngilizcesi ile yalan yanlış çevirdiği (tanıkları var) bir
kitabı referans göstererek bana saldırmıştı. M. Belge vakasında da aynı şeyi
yapıyor. Yeni yetme liberal!”
Aslında yazılı alan “tanığa” hiç ihtiyaç göstermeyen belki
de tek alandır. Çünkü yanlışınız, aradan yüz yıl da geçse orada öylece durup
bekler. Her isteyen, yanlışı istediği zaman gösterir ve kanıtlar. Sanırım
Merdan arkadaş, kendisini eleştirdiğim yazımda atıfta bulunduğum, Paul
Avrich’in Kronstadt 1921 (Versus, 2006) kitabının çevirisinden söz etmektedir.
O zaman benim beklediğim şudur: Nerede neyi yanlış çevirdiysem, en azından
birkaç örnek vermesi. Bunu kendisi yapamayacaksa, lütfen “tanıklar”dan rica
etsin, yanlışları hepimiz görelim. Yanlış çevrildiği düşünülen Türkçe cümleyle
İngilizcesi yan yana konursa bu mesele bir çırpıda hallolur.
Şimdi geçelim, Merdan Yanardağ’ın Liberal İhanet kitabına.
Kitabın Artıları
Yetmiş yaşımı aştım. Bana, “bu yaşına geldin, hayat
tecrübenle öğrendiğin en önemli şey” nedir sorsalar, “tefrik etme yeteneğini
kazanmaktır” derim. Kısacası, hiçbir şey salt kötü ya da salt iyi değildir,
kendimiz de dahil. Bu yüzden, bir olayı, bir yazıyı, bir kitabı, bir insanı,
bir hareketi vb. tahlil ederken, bir bilim insanı titizliğiyle doğru ile
yanlışı tefrik etmek, diyelim ki eleştirdiğiniz her ne ise, sizin “yedi göbek
düşmanınız” da olsa, ondaki olumsuzluklar gibi olumlulukların da hakkını vermek
son derece önemlidir. Zaten bunu yapmadığınız zaman, insanlar belki yüzünüze
söylemezler ama, onların nezdindeki inandırıcılığınızı kaybedersiniz. İçten
içe, “bunun bir kastı var, rakibini illa yerin dibine geçirecek, bütün yaptığı
karalama” diye düşünmekten kendilerini alamazlar ve haklı da olurlar. Çünkü
doğada zıtlardan arınmış salt iyi ya da salt kötü, salt doğru ya da salt yanlış
diye bir şey bulamazsınız.
Bu bakımdan, Merdan Yanardağ’ın kitabının eleştirisine
girişirken öncelikle kitabının olumlu yanlarından söz etmeliyim. Hatta
diyebilirim ki, kitabın esası, AKP diktatörlüğüne, 2000-2013 yılları arasında
destek veren liberal ana akımın eleştirisi olarak doğru bir yönelimi temsil
etmektedir. Bunların üzerinde uzun uzun durmayayım ama en azından sayfa
numaraları ve konu başlıkları vererek belirteyim:
Ergenekon davasının sahteliği (s. 15 vd); “Yetmez ama
evet”çiliğin diktatörlüğe hizmet ettiği (s. 16); Murat Belge’nin Ergenekon
yargılamasına destek vermesi (s. 66 vd), AKP’yi mazlum olarak göstermesi (70),
Metin Lokumcu ve “çevresini” muhtemel “Ergenekoncu” olarak göstermesi (s.
82-83); Sivillikle özgürlükçülüğün aynı şey olmadığı (s. 140), “Genç
siviller”in eylemleriyle diktatörlüğe destek verdiği (s. 145-146); Ahmet
Altan’ın bir yandan askeri darbelere karşı çıkarken, diğer yandan da batılı
devletlerin işgallerini desteklediği (s. 157) Halil Berktay’ın 1 Mayıs 1977
konusundaki tutumu (s. 228) ve bunun gibi, soldan gelen liberallere yönelttiği
eleştiriler esasen doğrudur ve bu eleştirilere ben de katılmaktayım.
Liberalizme Yenilikçilik mi Yol Açtı?
Merdan Yanardağ, geçmişin görece özgürlükçü liberalizmi ile
günümüzün neo-liberalizmi arasında ayrım yapmamış ama hadi bunu geçelim. Daha
büyük yanlış, Merdan Yanardağ’ın, olaya aynı Stalinist sol gibi bakıp (zaten
Kemal Okuyan’a olumlu atıflarda bulunması da sanırım tesadüf değildir), günümüz
liberalizmini solun yenilenme çabasına bağlamasıdır:
“… küresel kapitalizmin son otuz yılda ideolojik hegemonya
kurmasını kolaylaştıran en önemli etken, merkezinde bazı sol çevre ve gruplar
ile sosyalist aydınların bulunduğu muhalefet güçlerinin ‘yenilenme’ arayışı
oldu. Bu arayış büyük ölçüde liberalizmle sonuçlandı. Dünyada ve Türkiye’de bu
‘yenilenme’ serüveninin ‘sol liberalizm’le sonuçlanması yıkıcı etkiler
yarattı.”(s. 8)
Baştan aşağı yanlış bir değerlendirme ve farkında olmadan
“sol liberalizme” verilmiş hiç hak etmediği bir “yenilikçilik” payesi. Bu
satırları okurken, karşımda Doğu Perinçek var sandım. Çünkü, bundan otuz yıldan
fazla bir zaman önce, aynı konuda onunla da Saçak dergisi sayfalarında bu
konuyu tartışmıştık ve D. Perinçek de bana karşı aynı argümanı ileri sürmüştü.
Bu görüş bütünüyle yanlıştır, çünkü neo-liberalizm etkisini
solun yenilenme çabaları üzerinden genişletmemiştir. Tersine, solun yenilenme
çabaları Stalinistler tarafından bastırıldığı ölçüde doğan boşluğu
neoliberalizm doldurmuştur. Dolayısıyla neoliberalizm, bir yandan, artık
çökmekte olan Stalinist ve ulusalcı solun eleştirisinden, bir yandan da solun
içindeki Stalinist hegemonyanın yeni bir çıkış arayan devrimci sol fikirleri
bastırmasından nemalanmıştır. Eğer solun yenilenme çabaları Stalinizm
tarafından kısmen de olsa bastırılmamış olsaydı, neo-liberalizm ideolojik
hegemonya alanında bu kadar etkili olamayacaktı.
Bununla birlikte solun yenilenme çabaları bütünüyle
bastırılmış ya da liberalizm ideolojik hegemonyasını tamamen kurabilmiş
değildir. 1980’den sonra, tüm dünyada ve Türkiye’de, anarşizm, feminizm,
Troçkizm, anti-stalinist devrimci Marksizm, konsey komünizmi gibi yeni sol
akımlar da her türlü bastırma çabasına rağmen önemli bir gelişme gösterdi.
Ayrıca bu akımların gelişmesi, neoliberalizmin karşısında solun direnmesi için
bir şanstı. Bu yenilikçi akımlar gelişmemiş olsaydı, neoliberalizmin
hegemonyasını bütünüyle kurması kaçınılmaz olurdu. Nitekim, Gezi direnişinde
görüldüğü gibi, solun liberalizme üstün gelmesi, hatta liberalleri de kısmen
diktatörlüğün payandası olmaktan vazgeçmeye zorlaması bu sayede olmuştur. Gezi
direnişi bahsine ileride daha etraflı geleceğim.
Köhnemiş Silahlarla Neoliberalizme Direnilemez
Nitekim Merdan Yanardağ, neoliberalizmi eleştirirken, haklı
eleştirilerinin yanı sıra, önemli ölçüde eski solun köhnemiş ve artık işe
yaramaz silahlarına sarılmakta, hatta neoliberalleri oldukça sevindirecek
argümanlara başvurmaktadır. Birkaç örnek vereyim:
“Kıvanç, sol içi çatışmaları da akıl almaz şekilde
abartıyor. Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek ölümle sonuçlanan bazı
talihsiz olay ve sol içi çatışmalar dışında, dönemin karakteristiği kesinlikle
sol içi şiddet değildir.” (s. 206)
Dönemin karakteristiği meselesini bir yana koyalım ama, sol
içi şiddetin ne büyük bir yara olduğu ve sola ne büyük zarar verdiği artık
bugün klasik sol tarafından bile önemli ölçüde kabul edilmektedir.
Karşınızdakilerin argümanlarını elinden alacağım derken solun en büyük zaaflarından
birini küçültmeye çalışmak sadece karşı tarafın işine yarar ve yaramıştır da.
Sol içi şiddet, Merdan Yanardağ’ın küçümsemeye çalıştığı gibi basit bir olay
değildir. Temelleri solun derinliklerinde yatmaktadır ve sol eğer bu tür
konularda liberalizme yanıt vermek istiyorsa bu zaafını köklü bir şekilde ele
almak, eleştirmek ve değiştirmek zorundadır. Ayrıca mesele sayı meselesi de
değildir (sayı da “bir elin parmakları” diye küçümsenecek oranda değildir),
mesele, sol içi şiddetin solu nasıl tahrip ettiği, toplumda tecrit ettiği ve
moralman çökerttiğidir. Merdan Yanardağ, ne yazık ki, bu konuda sorumlu
davranmamış ve solu savunacağım derken solun en büyük zaaflarından birini açık
bir yara olarak ortada bırakıp geçmiştir.
Tatlı Hayallerle Liberalizme Karşı Mücadele edilemez
Dahası, Merdan Yanardağ, geçmişe ilişkin olarak solla ilgili
fantastik hayaller içindedir. 12 Eylül’ün hemen öncesine ilişkin şu satırları
okuyalım:
“Esas olarak 1970’li yıllar (özellikle ikinci yarısı)
faşistler ve kontrgerilla ile devrimciler arasındaki iç savaş dönemiydi.
Üstelik solun kazanmaya başladığı bir iç savaştı bu (abç. G.Z.). O dönem ayrıca
işçi sınıfının tarihsel bir değiştirici güç olarak siyaset sahnesine çıktığı
yıllardır. Ülkenin bir baştan bir başa yandığı, devrimci durumun ve ulusal bir
krizin yaşandığı bir dönemdir. Biz uzanıp iktidarı almaya cesaret edemedik…
Tarihin çağrısına uymadık (abç. G.Z.).” (s. 207)
Merdan Yanardağ’la acaba aynı zamanı, aynı ülkede mi yaşadık
diye kuşkuya düştüm. Çünkü yukarıdaki satırlar gerçeği değil, sadece gündüz
gözüyle görülmüş bir rüyayı daha çok ifade eder gibi. 12 Eylül öncesi çok da
uzak bir tarih değil. O dönemi bir yetişkin olarak yaşayanların çoğu hayatta.
Acaba o günleri yaşayan aklı başında kaç insan yukarıdaki satırlara
katılacaktır? Sanırsınız ki, 12 Eylül öncesinde bir devrim için bir tek Lenin
eksikmiş!
Oysa durum hiç de Merdan Yanardağ’ın tarif ettiği gibi
değildi 12 Eylül öncesinde. Evet bir iktidar krizi söz konusuydu ama bu iktidar
krizi hiç de solun “iktidara uzanıp ele geçirmesi”ne elverişli değildi. Bu,
sadece darbeye cevaz veren bir iktidar kriziydi ve nitekim öyle de oldu. Peki
sol ne durumdaydı o sırada? Bırakın iktidara uzanıvermeyi, sol kendi içinde
binbir parça olmuştu ve sadece faşistlerle değil, kendi kendisiyle de kavga
halindeydi. Bırakın iktidara uzanıvermeyi, mahallelerde binbir fraksiyon
birbirinin boğazına sarılmıştı. Öyle ki, bir bütün olarak şiddet ortamı halkı
yıldırmış ve içine kapanmasına yol açmış, hatta can derdine düşmüş insanlar
“askerlerin” gelip “huzuru” sağlamasını beklemeye başlamışlardı. Hiçbir şekilde
devrimci bir durum, devrimci bir kriz söz konusu değildi, fakat solun kendi
krizi söz konusuydu. Her şeyi bir yana bırakın, solun “iktidara uzanmak” için
hiçbir hazırlığı, hiçbir örgütlenmesi yoktu. Nitekim, bırakın “iktidara
uzanmayı”, kriz halindeki sol fraksiyonlar, iktidara gerçekten uzanan cunta
karşısında en ufak bir direniş bile gösterememişlerdir.
Yani Yanardağ’ın söyledikleri o kadar gerçeklerden ve
mantıktan uzak ki, insan gerçekten ne diyeceğini şaşırıyor, yoksa bu konuda
daha sayfalarca yazılabilir. Bu yüzden bunu da geçiyorum.
Yanlış Hedefler, Yanlış Atışlar
Bir eğilimle mücadele edilirken hedefi doğru belirlemek ve
doğru hedefe, düzgün atışlar yapmak son derece önemlidir. Merdan Yanardağ’da bu
titizliği görmüyoruz. Yazının sonlarına doğru örneklerini vereceğim hırçın ve
yıkıcı üslubuyla, önüne gelene “pala”sını savurmaktadır. Örneğin, liberallikle,
liberal ideolojik hegemonyayla hiçbir alakası olmayan, yaşlı ve saygın bir
insan olan, romancı Adalet Ağaoğlu bile bu salvolardan nasibini almış. Keza,
Nuray Mert de öyle. Diğer yandan, kendince liberal cephede gördüğü kimi
yazarlara da yerli yersiz saldırılarda bulunması bence hiç de neoliberalizme
karşı mücadeleyi güçlendirecek nitelikte değil. Örneğin Orhan Pamuk’la ilgili
şu satırlar:
“Türkiye bu dönemde… Türkçe yazmasını bile bilmeyen Orhan
Pamuk’ların ülkesine dönüştü.” (s. 246)
Diyelim ki, doğru söylüyor olsun, Orhan Pamuk “Türkçe
yazmasını bilseydi” Türkiye böyle bir ülkeye dönüşmeyecek miydi? Yani şimdi ne
alaka. Belli ki, Orhan Pamuk “antipatisine” bir selam çakmak için araya
sokuşturulmuş satırlar bunlar. Ayrıca insana önce gözündeki merteği görmesi
söylenir. Örneğin Merdan Yanardağ, kitabının birkaç yerinde “vaaz etmek” diye
bir deyim kullanmıştır (s. 23, 129). Oysa Türkçede “vaaz etmek” diye bir deyim
yoktur. Ya “vaaz vermek” vardır ya da ortaya koymak anlamında “vazetmek”
vardır.
Keza Merdan Yanardağ, “bağcıyı dövme” mantığıyla Oya
Baydar’a da gereksiz yere bir “pala” sallamış:
“Bu arada Oya Baydar gibi sosyalist soldan (TİP/TKP) gelip
herkesten önce boş havuza atlayanlar da vardı. Sıcak Külleri Kaldı ve Çöplüğün
Generali gibi küfür romanlarını yazan Oya Baydar gibi sol liberaller, tertibin
açığa çıkmasıyla ortalıkta kalacaktı.” (s. 242)
Evet, Oya Baydar’ın bir dönem için “demokrasi” umuduyla AKP
iktidarına destek verdiği doğrudur ama üstünden atlanmaması gereken başka
doğrular da vardır. Örneğin Taraf gazetesinde köşe yazarı olan Oya Baydar,
Türkân Saylan’ın evine yapılan polis baskını sonrasında Taraf’ın attığı
“Postallı Paşalar Tutuklandı” manşeti üzerine, hiç beklemeden ertesi gün (20
Nisan 2008) “Kurbağa Çıktım” başlıklı bir yazı yazarak köşe yazarlığından
istifa etmiştir. Merdan Yanardağ, Oya Baydar’ın “boş havuza atladığını” ellerini
ovuşturarak ilan etmektedir de, acaba bu erdemli ve tutarlı davranışı neden boş
geçmektedir?
Öte yandan, evet Çöplüğün Generali romanı benim de bir
yazımda eleştirdiğim gibi, talihsiz bir romandır, ayrıca roman olarak da Oya
Baydar’ın en kötü romanıdır ama Sıcak Külleri Kaldı romanı gibi harika bir
romanı okuyup da “küfür romanı” diye küfrü basacak herhangi birisinin
olabileceğini sanmıyorum. Sıcak Külleri Kaldı
romanı, Oya Baydar’ın en güzel romanıdır ve o romanda hepimizin öyküsü
anlatılır. Bu romanı Merdan Yanardağ’ın okumadığını sanıyorum. Okuyup da böyle
demişse daha da kötü tabii.
Bir Liberal, Muhalif olduğu Zaman Kim Üzülür?
Gezi direnişi, AKP iktidarı ile liberaller arasındaki
ittifakta büyük bir kırılma yaratmış ve bir kısım liberal (örneğin Taraf yazarlarından Markar Esayan, Melih Altınok,
Kurtuluş Tayiz vb.) tamamen yandaş olup iktidarın koltuklarının altına
sığınırken Hasan Cemal gibi daha kalburüstü ve çaplı liberaller muhalefet
safına geçmişlerdir. Biz liberalleri neden eleştiriyorduk? İktidara destek
oldukları için değil mi? Eh iyi ya bu insanlar şimdi (tutarlı bir özeleştiri
yapmadan da olsa) bizlerin, muhalefetin saflarına gelmişler, fena mı? Merdan
Yanardağ bu durumdan hiç de sevinmişe benzemiyor. Bu gelişmelerin olduğu 2014
yılında şöyle diyor:
“AKP iktidarına… büyük destek veren liberaller, hükümetin
kimi politika ve uygulamaları karşısında bugün (2014 yılında) bir hayal
kırıklığı yaşıyor.” (s. 173)
“Bu utançtan kurtulmak için liberaller arasından keskin ve
fakat yüzeysel bir AKP eleştirisine yönelenler çıkacaktı.” (s. 242)
Görüldüğü gibi, Merdan Yanardağ, bir kısım liberalin
muhalefet saflarına gelmesinden hiç memnun olmamış ve üstelik, Murat Belge’ye
son saldırısında görüldüğü gibi, bu tutumunu bugün de sürdürmektedir. İsterse
bu liberaller ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış olsunlar, Merdan
Yanardağ, bazı ulusalcılarla birlikte “oh olsun!” tutumu içindedir. Oysa
siyasal ve toplumsal mücadele kin ve nefretle, intikam duygularıyla
yürütülemez. Diktatörlüğe karşı mücadelede bir gramlık bir ağırlığın bile
değeri vardır. Gerçekten mücadele edenler, saflarına gelenleri ellerinin
tersiyle itme lüksüne sahip değillerdir. Saflara gelenlere söylenecek şey en
fazla, “geçmişteki hatalarınızı görseniz ve bunu ilan etseniz iyi olur” demek
olabilir. Bunu söylemek gerçekten de gereklidir ve bu haklı bir beklentidir.
Fakat bunun ötesinde, bu insanlara “lağım faresi” muamelesi yapmak,
“cellatların” önüne atıp tribünlerden baş parmakla yeri işaret etmek
insafsızlıktır.
Şimdi geçeyim, Merdan Yanardağ’ın temelden katılmadığım
görüşlerinin eleştirisine.
Demokrasi Bir Şal mı?
Merdan Yanardağ, eski solun eski önermelerinden hafızasında
kalan bazı köhne klişelerle durumu idare ediyor aslında. Demokrasi konusunda
ileri sürdüğü klişeler oldukça kulak tırmalayıcı:
“… demokrasilerin, sınıf eşitsizliklerini, sömürüyü ve
adaletsizliği gizleyen, insanın doğasına aykırı kapitalist yıkıcılığın üstünü
örten bir şal olduğu gerçeği unutturulmak istendi.” (s. 122)
“…genel oy ilkesine dayalı yönetim biçimleri… gerçek
eşitliği sağlamaz, ancak bir eşitlik yanılsaması yaratır. Bu gerçek Platon’dan
beri bilinmesine karşın, ‘milli irade’ dalkavukluğuna feda edilir.” (s. 123)
“… demokrasiler, son çözümlemede birer burjuva
diktatörlüğünden başka bir şey değildir.” (s. 123)
“…demokrasi (buna ‘burjuva demokrasisi’ diyerek kavramı
biraz daha daraltalım) kapitalist toplumlarda çok yönlü ve çok katlı
adaletsizlik ve eşitsizliklerin üzerini örter.” (s. 125)
Artık, literatürümüze neredeyse yüz yıldır köklü bir şekilde
yerleşmiş şu “burjuva demokrasisi” denen şeyi tarihin müzesinde, “taş balta ve
çıkrığın” yanına kaldırmanın zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu kavram
literatüre esasen 1917 devriminden sonra iyice yerleşmiş ve bir daha da
çıkmamıştır. Bunun böylesine literatüre yerleşmesinin ve benimsenmesinin nedeni
bence Bolşeviklerin demokrasiyi ve demokratik özgürlükleri geçici olarak değil,
ebediyen kaldırmaya karar vermeleriydi. Çünkü demokratik uygulamalarla (basın
özgürlüğü, bağımsız yargı vb) iktidarda kalamayacaklarını ve “sosyalizm” adını
verdikleri köklü devletçi uygulamaları yapamayacaklarını anlamışlardı. Bunu
anlayan en başta Lenin’di. Dolayısıyla demokrasi, “burjuva demokrasisi” denerek
tukaka ilan edildi. Bunun ardından faşizmin ortaya çıkışı bu kavrama biraz
olumluluk tozu ilave etse de, kavramın kullanımını kolaylaştırdı. Faşist
olmayan kapitalist ülkelere “burjuva demokrasileri” denilip geçildi. Oysa
burjuva demokrasisi diye bir şey yoktur, nasıl burjuva faşizmi diye bir şey
yoksa. Rejim türlerinin başına sınıfsal sıfatlar takılması hiçbir şeyi
değiştirmez. Örneğin “proleter demokrasisi” de böyledir. Dünya bugüne kadar,
kısa ömürlü Paris Komünü’nün dışında bir “proleter demokrasisi” görmemiştir.
Demokrasi bir rejim türüdür ve bunu da burjuvazi icat etmiş
değildir. “Burjuva demokrasisi” dendiği zaman burjuvazinin oturup demokrasiyi
kurduğu gibi bir anlam çıkıyor ve bu burjuvaziye hiç de hak etmediği bir lütuf.
Çünkü aslına bakılırsa burjuvazi ömrü boyunca esasen demokrasiye karşı şu veya
bu ölçüde savaş vermiştir. Demokratik teamüller, her zaman burjuvaziyi
kısıtlayan, engel olan bir rol oynamıştır. Burjuvazi veya burjuvazinin bir
kesimi zaman zaman önünü açabilmek için demokrasiden yararlanmaya çalışmıştır
elbette (örnek 27 Mayıs Anayasası) ama bu tür uygulamalar ve dönemler daima
geçici olmuştur.
Hele bir de, Merdan Yanardağ’ın yaptığı gibi demokrasinin,
sömürüyü gizleyen bir şal olduğunu ileri sürmek iyice yanlıştır, Tam tersine,
demokrasi sömürüyü gizleyen şalın ortadan kaldırılmasına hizmet eder. İşte bu
yüzdendir ki burjuvazi daima demokrasiyi kısıtlamak için mücadele eder. Fakat
burjuvazi, Bolşevikler kadar radikal ve aynı zamanda da akılsız olmadığı için,
“demokrasi formunu” bütünüyle ortadan kaldırıp kendini tehlikeye atmaz.
“Demokrasi formunu” muhafaza eder ama içini boşaltır. Bugün Türkiye’de AKP
diktatörlüğü bile, demokrasinin içini tamamen boşaltırken formel yanını
muhafaza etmektedir. İşte şal olan budur. Şal olan, demokrasinin kendisi değil,
içi boşaltılmış “fistanı”dır.
Bu durumda belki şöyle sorulabilir: O zaman demokrasi
sınıflarüstü bir şey midir? Tam tersine, demokrasi sınıflarüstü değil, sınıflar
altı bir formattır. Hangi sınıfın bu formatı nasıl kullanacağı, içini neyle
dolduracağıdır önemli olan. Dolayısıyla, Bolşevikler, büyük bir ülkede iktidarı
ele geçirmenin kibrine kapılıp demokrasiyi bordodan aşağı atarak burjuvaziye
hediye edeceklerine ona sahip çıkıp gerçek bir aşağıdan demokrasi ruhuyla
kitlelerin, proletaryanın katılımını sağlasalardı, bugün durum çok daha farklı
olurdu ve dolayısıyla demokrasi burjuvaziye hediye edilmemiş olurdu.
Ulusalcılıkla Solculuğu Birbirine Karıştırmak
Merdan Yanardağ’ın solculuğunda bir hayli yüksek dozda
ulusalcılık gördüm. Zaten keskinliği ve yazının sonlarına doğru değineceğim
saldırgan üslubu da sanırım biraz buradan geliyor. Gerçi ulusalcı olmayan bir
solcu da olsaydı, aynı üslubu kullanırdı. Hepimiz üslup bakımından Lenin’i
kendimize örnek almadık mı yıllar yılı!
“Yurtseverlik, liberaller tarafından milliyetçilik ve
ulusalcılıkla eşitlenerek lekelenmek isteniyor. Özellikle ‘ulusalcılık’
kavramı… kriminal bir kavram haline getiriliyor.” (s. 95)
“… yurtseverlik sol ve doğası gereği enternasyonalisttir.”
(s. 101)
“Bu kavramı
(ulusalcılık kavramını. G.Z.) ve sıfatı kullananlar, emperyalizme karşı
oldukları gibi, önsel olarak Cumhuriyet devrimlerine bağlı, laiklik ve
Aydınlanma’dan yana olduklarını da ifade etmek… istiyorlar” (s. 102)
“Ay yıldızlı bayrak … bir direniş sembolüne dönüştü.” (s.
192)
“Ay yıldızlı bayrak, gericiliğin ve faşizmin elinden
alındı.” (s. 247)
Aslında ulusalcılık ve yurtseverlik konusunda daha birçok
alıntı yapabilirdim ama burada uzatmak istemiyorum. Fakat Merdan Yanardağ,
satırlarından anladığım kadarıyla kendisi de ulusalcı olduğu, en azından
ulusalcılığa sempatiyle baktığı halde, bir ulusalcıdan çok, bir ulusalcı vekili
konumunu kendine uygun görmüş. Yani, ben ulusalcı değilim ama ulusalcılık hiç
de kötü bir şey değil demeye getirmiş. Fakat, özellikle Kemal Okuyan’ı yankılayarak
“al yıldızlı” bayrak hakkında söyledikleri her şeyi ortaya koyuyor aslında.
Burada bunun üzerinde de uzun boylu duracak değilim ama “ay yıldızlı bayrak”
“gericiliğin ve faşizmin” elinden alındığı halde, nasıl oluyor da özellikle
AKP, MHP ve VP’nin mitinglerinde “ay yıldızlı” bayraktan geçilmiyor, anlaşılır
gibi değil. Eğer bu bayrak gerçekten onların elinden alınsaydı, bir kenara
bırakır, başka bir sembol benimserlerdi. Oysa tam tersini görüyoruz. Sakın
tersi olmuş olmasın, yani eski devrimcilerin bir kısmı, devrimci bayraklarını
bir kenara bırakıp “ay yıldızlı” bayrağa sarılmış olmasınlar!
Sonuç olarak diyeceğim şu ki, Merdan Yanardağ, kendini
kamufle etmeye ve solcu görünümü bir kenara bırakmadan, kendi deyişiyle
“cumhuriyetin kazanımlarını” savunmaya önem veren, bu yüzden de başlarken
sözünü ettiğim yazımda eleştirdiğim gibi, Dersim katliamının “kaçınılmaz bir
kötülük” olduğunu savunan bir ulusalcıdır. Ama bunu daha açık ifade etseydi
daha iyi olurdu.
Bu mevzuyu geçerken Merdan Yanardağ’ın bir yanılgısına daha
değinmek istiyorum. Yanardağ, cumhuriyet mitingleriyle Gezi direnişini aynı
zincirin halkaları olarak görmektedir:
“Cumhuriyet’i bir avuç seçkinin rejimi sananlar, Cumhuriyet
Mitingleri ile başlayan, Gezi Direnişi’yle doruğuna ulaşan dev kitlesel
eylemler nedeniyle paniğe kapıldı.” (s. 11)
“Cumhuriyet’in kitle desteği, sandıklarından çok daha geniş
ve büyüktü. Gezi Direnişi’yle işte bu büyük kitle, üstelik de eylemli olarak
sokağa çıkmıştı.” (s. 250)
Genelde neyi görmek isterseniz onu görürsünüz, insan
böylesine sübjektif bir varlıktır. Merdan Yanardağ da Gezi Direnişi’nde
ulusalcılığı ya da cumhuriyetçiliği görmüş. Oysa Gezi Direnişi’nin esası ve
temeli, ekolojist, feminist, anarşist ve yeni sol bir çıkıştır ve ana kitle de
budur. Zaten Gezi direnişinin ortaya çıkış nedenlerine bakılırsa bu açıkça
görülür. Sol ve ulusalcılar çok gecikmeden mücadeleye katılmış ya da
eklemlenmiştir. Bu da önemli bir şeydir elbette. Böyle büyük bir mücadelede
onlara da ihtiyaç vardı. Merdan Yanardağ’lara ihtiyaç olduğu gibi. Bu yüzden
diktatörlüğe karşı mücadelede onları omuz omuza verdiğimiz mücadele
arkadaşlarımız olarak görürüz. Aynı, diktatörlükten kopup Gezi mücadelesine
katılan liberal entelektüelleri ya da DSİP gibi partileri mücadele
arkadaşlarımız olarak gördüğümüz gibi.
Saldırgan üslubun Kimseye Yararı Yok!
Merdan Yanardağ’ın kitabındaki ve yazıya girerken sözünü
ettiğim ABC’deki yazısındaki üslubunu oldukça saldırgan buldum. Burada
örneklerini vereyim de bir dahaki sefere daha dikkat etsin. Çünkü bu tür aşırı
nitelemelerin kimseye yararı olmadığı gibi, bizzat yazarına oldukça zararı
vardır.
Tespit edebildiğim kadarıyla tek başına İhanet sözcüğü en az
30 kere geçiyor. Aydın İhaneti 10; Liberal İhanet 8; Dönek 21; Cehalet 12;
Aptal 15 (bunların yarısı 148-149 sayfalarda tekrarlanıyor); Ahlaksızlık 5;
Yarı-Aydın 4; Soytarılık 3; Utanmazlık 3; Saçmalık 3; Meczup 3; Şirret 3;
Cinlik 3; Alçaklık 2; Sefillik 2; Şarlatan 2; Küstahlık 2 kere geçiyor.
Bunların dışında en az bir kere geçen sözcükler şunlar: Avanak Liberal, Liberal Enkaz, Liberal
Çöplük, Palavracı, Çapsızlık, Yeteneksizlik, Onursuz, Terbiyesizlik, Vicdansız,
İkiyüzlü, Sahtekâr, Uşaklık, Zavallılık, Güruh, Enkaz, Alık.
Gün Zileli - 22 Şubat 2018 - www.gunzileli.com - gunzileli@hotmail.com
