24 akademi üyesi tarafından rektöre şikâyet edilmiş ve o kısaca şöyle yanıt vermiş: “24 kurşuna bakar!”


Volkan Bayar, kısaca şöyle biri: Birlikte çalıştığı akademik personeli, sürekli FETÖ’cü diye ihbar etmiş. Bir yıl önce de sürekli tehdit ettiği 24 akademi üyesi tarafından rektöre şikâyet edilmiş ve o kısaca şöyle yanıt vermiş: “24 kurşuna bakar!” Sözünde durmuş, sürekli kendisini koruyan, şikâyet dilekçelerini hasır altı eden rektörün kendisi hakkında soruşturma başlattığını öğrendiği gün de fakülteyi basarak 4 akademi personelini öldürmüş. Silahı tutukluluk yapmasaymış sayının kaça çıkacağı bilinmiyor.

OHAL ve KHK ile yüzlerce insanın işinden olduğu, emeklilik haklarını yitirdiği bir ortamda doğrusu Volkan Bayar gibi birinin, elinde silah fakülteyi basması hiç şaşırtıcı değil. Çünkü iktidar yaşadığımız ortamı öyle bir cehenneme çevirdi ki, Volkan’ların sayısı inanılmayacak kadar hızla arttı. Kimseler Volkan Bayar için, bu işi bir çılgınlık anında yaptı demesin. Volkan Bayar son derece aklı başında biri, o 15 yıldır başımızda ülkedeki her iyi şeyi yok etmeye var gücüyle çalışan, her şeyi allak bullak eden, cehaleti ve muhbirliği kutsayan iktidarın parlak bir ürünü.

Volkan’ı her yerde görmek mümkün: Trafikte, esnaf kahvelerinde, sokaklarda, barlarda, minibüslerde, taksilerde aklınıza gelen her yerde. Çünkü artık bu ülkenin sağlıklı yaşaması için gerekli olan adalet duygusu yok edildi ve herkes kendine göre bir adalet anlayışında. Ve herkes kendini her an güçlü ve en haklı görme alışkanlığı edindi. Bunu her yerde test etmeniz mümkün, örneğin bizim mahallede bir kadın arkadaşımıza şiddetle çarpan ve bir an bile durmadan geçip giden bir arabanın kadın şoförü, plakası alınmasına, tanıklara rağmen, “ben böyle bir kaza yapmadım” diye yalan söyleyebiliyor. Benim başıma geldi, sıradaki bir taksiye binip kısa bir mesafe söyledim. Sürücü anında yüzünü ekşitip, “Yürüseydin ya, sabahtan beri sıra bekliyorum” diye yakınmaya başladı. Bende de akıl işte, “Madem öyle sıraya girmeseydiniz” demek gafletinde bulundum, sürücü arkadaş anında benim Uberci olduğuma karar verdi ve Uberci’lerin bir Hollanda firmasına bağlı olduklarını söyleyerek onlara binenleri vatan haini ilan etti. Çünkü Uber’in parası PKK’ye gidiyormuş ve ben birden vatan haini oldum. Adam öyle kızgındı ki, hemen arabayı durdurup indim.

Açıkça söylemek gerekirse, sürekli yalanlanan ekonomik kriz, adalet duygusunun yok olması, insanların emniyet güçlerine güveninin sarsılması, ülkenin her yerinde çalışanın değil, işini iyi yapanın değil, muhbirlerin, yalakaların önemli yerlere getirilmesi bu ülke insanında büyük bir tedirginlik ve güvensizlik yarattı. Baba oğluna güvenmiyor artık, üniversite hocası ellerinde sürekli cep telefonlarıyla dersi izleyen öğrencilerine kuşkuyla bakıyor, işlerin iyi zamanlarında can ciğer olan iş ortakları birbirlerine kazık atmak için her sabah çeşitli planlar yapıyorlar. Anneler kızları için öyle endişeliler ki, her dakika başı kızlarını telefonla arayıp “neredesin” diye soruyorlar. Her meslek grubunda bir yozlaşma alıp başını gittiğinden kimse yarın ne olacağından emin değil. Bir muhbir sizi işinizden edebilir. Cehaletin baş tacı yapılması, vasatın el üstünde tutulması insanı her güzel şeyden soğutabilir.

Bütün bunlara rağmen, ayakta durmaya çalışan, işini iyi yapmaya çalışan binlerce insan da var. Örneğin bu hafta bir filme gittim ve acayip bir sevinç yaşadım. Kültür Bakanlığı’nın projesini reddettiği Tolga Karaçevik’in Kelebekler filmi, doğrusu bu karanlık günlerde binlerce kelebeği benimle birlikte uçurdu. Arkadaş dayanışmasıyla çekilen filmden çıktığımda şöyle düşündüm: Türkiye coğrafi ve insan yapısı olarak öyle bir zengin ülke ki, her bölgesi ayrı bir insan profili, her bölgesi ayrı bir hikâyeler yumağı. Böyle olduğu için de ne olacağı, ne yapacağı belli olmayan bir ülke! İşte ben en çok bu özelliğimize güveniyorum.

Bütün olumsuzluklara karşı, ülkede kadınlar “biz varız!” diye haykırıyorsa, tüm tutuklanmalara karşı hâlâ hukukçular, gazeteciler, yazarlar gerçeğin peşindeyse, öğrenciler kendi hayatları için iyiden ve doğrudan yanaysa, şeker fabrikaları, kıyılar, nehirler için direnenler varsa, hâlâ köylerde mucizeler yaratan öğretmenler işlerinden vazgeçmedilerse, korku artık ülkeyi usul usul terk ediyorsa, 15 yıldır ülkeye giydirilmeye çalışılan düzen elbette bir yerlerinden yıkılmaya başlayacak. Ben bize güveniyorum, bu ülkeye güveniyorum!

Ütopya mı, öyle olsun, ütopya varsa hayat var demektir. Ve iktidar mensuplarına Ülkü Tamer’in dizeleriyle sesleniyorum: “Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten!” (IŞIL ÖZGENTÜRK)
Blogger tarafından desteklenmektedir.