19 Mart’ın devrimci muhasebesi
19 Mart isyanı, ölememiştir. Veya başka bir ifadeyle; 19 Mart’ta tam anlamıyla yenilmeyi dahi başaramadık. Tüm gücümüzü kullanarak savaşıp yenilmediğimiz için, daha sert ama bir o kadar da devrimci koşullara zemin hazırlayamadık. 19 Mart isyanı, kendiliğinden ve yavaş yavaş sönümlenmeye başladı. Ancak bu, bizi karamsarlığa değil, tam tersine daha kararlı ve daha cesur bir biçimde mücadelemizi sürdürmeye yöneltmelidir. 19 Mart isyanının enerjisi, kendiliğinden sönümlenmeye bırakılmış olsa da henüz tam anlamıyla sönümlenmemiştir. Gençlik, henüz tüm gücünü kullanmamıştır. Şimdi yapmamız gereken, bu bir yılda öğrendiklerimizle birlikte, hatalarımızdan dersler çıkararak mücadeleyi daha güçlü bir biçimde yükseltmektir...
Giriş
Bu yazıyı, 19 Mart’ın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen hala sürece dair gerekli eleştirel değerlendirmelerin yapılamadığını ve sürecin yeterince tartışılamadığını düşündüğümüz için yazıyoruz. Yazıya başlarken şunu belirtmek istiyoruz; 19 Mart’a dair farklı sol çevreler tarafından şimdiye kadar yapılan bilindik tespitlerin çoğuna katılıyoruz, ancak bu tespitlerle ve ardından yalnızca ajitatif bir dille sınırlı kalan söylemleri eleştiriyoruz. İhtiyacımız olan ve bizi mücadelede bir adım ileriye taşıyacak olan, bu söylemler ve tespitler değil; yapılan hatalardan çıkaracağımız somut dersler ve kendimize yöneltmemiz gereken eleştirilerdir.
Üzerinden 1 yıl geçmiş olmasına rağmen 19 Mart’a dair bu yönlü bir değerlendirmenin Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) tarafından yapılmadığı ortadadır. Bununla bağlantılı olarak, Türkiye’deki devrimci gençlik hareketinin de bu dönemdeki en büyük eksiği, 19 Mart’ın muhasebesini samimi bir şekilde yapmamış, gerekli dersleri çıkarmamış olmasıdır. Bu yüzden bu yazıdaki amacımız, 19 Mart’ı; hakkında yalnızca bilindik ve sıradan tespitlerin yapıldığı bir tarih olarak değil; başarılı olamadığımız ancak başarısızlıklarımızdan öğrenebileceğimiz, hala devam eden bir kavga olarak ele alıp, buradan çıkartacağımız somut dersler ve önerilerle mücadeleyi bir adım ileriye taşımaya çalışmaktır. Bu yüzden özellikle 19 Mart’ın açığa çıkardığı eksiklerimize, hatalarımıza ve bunlardan çıkarmamız gereken derslere odaklanacağız.
Yazının ilk yarısında, süreç boyunca kritik bir rolü olmuş olan ve en kitlesel eylemlerin gidişatını belirleyen İÜK’ün (İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu, 12 Temmuz 2025 tarihinden itibaren adı İstanbul Üniversiteler Birliği olarak değişmiştir.) yapısına ve sorunlarına, onun bileşenleri olan ÖTK’lara (okullardaki Öğrenci Temsilciliği Kurulları), bu oluşumların üniversitelerde nasıl örgütlendiğine, bu oluşumların süreç boyunca devam eden faaliyetlerine -Saraçhane dışındaki eylemlere- ve eleştirilmesi gereken kısımlara öğrenci hareketi açısından değineceğiz. İkinci yarısında ise devrimci hareketin 19 Mart’ı nasıl karşıladığına, sokakta -özellikle Saraçhane’de- sergilediği pratiğe, bu süreçte yaptığımız hatalara, açığa çıkan eksiklerimize ve buradan çıkarmamız gereken derslere odaklanacağız. Açık ve net bir biçimde özeleştiri vermemiz gereken konularda sakınmadan özeleştiri verecek, eleştirilmesi gereken anlayışları ve yapıları da aynı şekilde sakınmadan eleştireceğiz.
I. Bölüm
1 yıl önce 19 Mart’ta ne oldu?
Türkiye’de gençliğin yıllardır karşı karşıya kaldığı ancak 19 Mart’a kadar kitlesel bir eylemliliğe yol açamamış olan; her geçen gün daha yakıcı hale gelen geleceksizliğe, yoksulluğa, özgürlük yoksunluğuna ve tüm baskılara karşı gençliğin cevabı 19 Mart günü vücut buldu. Bu patlamanın o gün olmasının sebebi, devlet tarafından zaten yıllardır sürdürülen ve adım adım örülen bu sürecin ve saldırıların, artık iyice görünür hale gelmesi ve tüm toplumsal muhalefeti kapsayacak, gençliğin büyük çoğunluğunu etkileyecek şekilde genişletilmesiydi. 19 Mart günü olanlar, Türkiye’de günden güne saldırganlaşan faşizmin en çok tepki çeken hamlelerinden biri oldu ve işler değişti. Gençlik, uzun yıllardır gömülü olduğu sessizlik ve eylemsizlik sarmalını kırdı; sokaklara döküldü. Güçlü ve kararlı bir biçimde, yılların getirdiği öfkeden aldığı güçle kendisini gösterdi; yalnızca İmamoğlu için değil, doğrudan iktidarı karşısına almak için bu yola çıktı. Çözümün burjuva siyasetiyle ve burjuva siyasetçileriyle gelmeyeceğini de sokaklarda kendisiyle omuz omuza mücadele eden devrimcilerden, sosyalistlerden öğrendi. Beyazıt’taki polis barikatının yıkılması ve gençliğin büyük bir kararlılıkla ve kitlesellikle yoluna devam etmesi, gençliğe kendi gücünü gösterdi. Daha da önemlisi, bu ülkede siyasete doğrudan katılabileceği ve özneleşebileceği alanın “sokak” olduğunu hatırlattı. Böylece Gezi’den beri yalnızca Boğaziçi direnişinde benzerini gördüğümüz bir kitleselliğin ve daha güçlü bir militanlığın yolu açıldı. Gençlik, bundan sonra kavgasını sokaklara taşıyacağını, sokaklarda savaşacağını ilan etmiş oldu. Bu yüzden, sürecin nasıl ilerlediğini ele alırken sokaklardaki pratik üzerinden gitmemiz gerekir.
Sokaklardaki pratiklere baktığımızda ise, Saraçhane’de kendiliğinden gelişen kitlesel eylemlerden sonraki sürecin örgütlenmesinin iki farklı kaynağı olduğunu görürüz; devrimci-sosyalist kurumlar ve İÜK (İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu). Dolayısıyla bu süreci ve pratikleri İÜK’ten bağımsız ele alamayız, devrimci hareketin 19 Mart’taki durumuna gelmeden önce, sürecin ilk günleriyle iç içe ve kapsamlı bir şekilde İÜK’ü ele almamız gerekir.
Bu süreçte gençliğin en kitlesel eylemlilikleri Saraçhane’de, 19-23 Mart tarihleri arasında gerçekleşti. -İkinci bölümde bu süreci detaylı bir şekilde ele alacağız- Bu beş günlük süreçten sonra ise hareket görece daha zayıf bir şekilde ilerledi. Hemen hemen aynı günlerde İÜK’ün kurulmasıyla birlikte en kitlesel ve etkili eylemler bu yapı üzerinden örgütlenmeye başlandı, devrimci gençlik hareketi de bir süre sonra kendi planlarını bu oluşumla büyük ölçüde ortaklaştırmaya başladı. Bu yanıyla İÜK, 19 Mart süreci için kritik bir öneme sahiptir ve üzerinde durmayı gerektirir. Bu zamana kadar kapsamlı bir değerlendirmesinin yapılmamış olması büyük bir eksikliktir.
İÜK
Başlangıçta reformist-pasifist yapıların öncülüğünde birçok üniversitedeki temsilcilerin bir araya getirilmesiyle kurulan bu oluşum, o yapıların ayrılmasının ardından daha etkili ve militan bir çizgide ilerlese de birkaç ay içerisinde yavaş yavaş sönümlenmiş ve etkisini yitirmiştir. Ortak bir “koordinasyon” olması ve mücadelede aktif rol oynayan neredeyse tüm üniversitelileri içerisinde barındırması bile başlı başında önemlidir ve takdir edilmesi gereken bir ilk adımdır. Ancak sonrasında yaşananlar, bu önemli adımı pekiştireceği yerde üniversitelilerle sol sosyalist yapılar arasındaki iletişimi ve güveni büyük ölçüde azaltmıştır.
İÜK’ün temel ve üniversiteliler açısından kırılmalar yaratan hataları, daha kurulduktan bir hafta sonra örgütlediği ilk eylemlerinde açığa çıkmıştır. 27 Mart günü Cevahir AVM önünde yapılan ve “Cevahir eylemi” olarak anılan eylem, bir kırılma noktasıdır. Kısaca özetlemek gerekirse, o gün eyleme öncülük etmesi ve gelen kitleyi yönlendirmesi gereken oluşumlar; kitleyi yönlendirmek bir yana, yalnız bırakmış ve tam 124 üniversitelinin sebepsizce gözaltına alınmasına yol açmıştır. Özellikle EMEP’in ve MFT’nin başını çektiği gruplar, son dakikalarda yüzlerce öğrenci kendilerini beklerken, yoğun abluka olduğu gerekçesiyle kendi organize ettikleri eyleme katılmaktan vazgeçmiş ve bunu kitlenin geri kalanına geç haber vermiştir. O gün sebepsiz yere onlarca öğrencinin gözaltına alınması ve tüm bunların İÜK’ün ilk eyleminde gerçekleşmesi, üniversitelilerin sosyalist yapılara olan güvenini büyük ölçüde sarsmıştır. Bu önemli bir kırılma noktasıdır ve aylar sonra bile etkisini göstermeye devam etmiştir. Bu olayın 19 Mart’tan yalnızca bir hafta sonra yaşandığı ve İÜK’ün, sosyalist yapılarla üniversite öğrencileri arasındaki ilk ortak iletişim kanalı olduğu göz önünde bulundurulursa etkisi daha iyi anlaşılabilir. Bu ve buna benzer başka olaylar, daha ilk günlerinde İÜK’ün en önemli işlevlerinden birisi olan, sosyalist kurumlarda örgütlü üniversitelilerin geniş bir üniversiteli kitlesiyle birlikte hareket edebilme, öncülük edebilme imkanını önemli ölçüde zorlaştırmıştır. Buna sebep olan ve İÜK’ü kuran kurumlar ise herhangi bir özeleştiri vermeden, birkaç hafta sonra İÜK’ten ayrılmıştır. Bu reformist anlayışın yapıyı terk etmesinin ardından yavaş yavaş devrimci-militan öğrenciler ve kurumlar yapıda daha belirleyici bir konuma gelmiştir ve aynı zamanda üniversitelilerin kendiliğinden gelişen militanlığının önü açılmıştır. Ancak bu sefer de bir başka sorun tekrar ortaya çıkmıştır: “temsiliyet” sorunu.
Bu sorun, İÜK’ün aktif olduğu tüm zaman dilimi boyunca etkisini gösteren en temel yapısal sorundur ve kaynağı İÜK’te değil, İÜK’ün yapısını oluşturan üniversitelerdeki ÖTK’lardadır. (Öğrenci Temsilciliği Kurulu) ÖTK’lar aynı zamanda İÜK’ün kurulmasına öncülük eden ve ilk zamanlarında onu yönlendiren reformist yapıların (EMEP, TİP, SEP) üniversitelerdeki mücadele için benimsedikleri oluşumlardır.
Reformist solun yıllar sonra üniversitelerde dayatmaya çalıştığı işlevsiz model: ÖTK
ÖTK’lar, geçmişte birçok üniversitede aktif olarak var olan ve 70’li yıllarda özellikle ODTÜ’de devrimci gençlerin kurduğu yapılar olsalar da bugün çok etkisiz ve işlevsiz bir haldedirler. Bu, büyük ölçüde devrimci hareketin güçsüzlüğüyle ve üniversitelerdeki kitlesel bağlarının zayıflığıyla, aynı zamanda da devletin zamanla -resmi olan- ÖTK’lar üzerinde kurmuş olduğu denetimle alakalıdır, dolayısıyla ÖTK örgütlenmesi ile ilgili olarak söyleyeceklerimiz bugünkü koşullar için geçerlidir. Bugün resmi olarak tanınan ve 19 Mart sürecinde en aktif olan ÖTK Boğaziçi Üniversitesi’ndedir, diğer ÖTK’lar 19 Mart’tan sonra kurulmuş ve resmiyete sahip olmayan ÖTK’lardır.
Bu yüzden ÖTK’ların yapısını kabaca Boğaziçi üzerinden özetleyebiliriz: her bölümden öğrenciler 5 temsilci seçer, seçilen bu beş temsilci de kendi aralarında bir başkan ve bir başkan yardımcısı seçer. Her fakültenin alt bölümlerinden seçilen bu başkan ve başkan yardımcıları, birer fakülte başkanı ve yardımcısı seçer. Son olarak da bu fakülte başkanları ve yardımcıları bu sefer tüm ÖTK için genel bir başkan ve yardımcı seçer. Temsilcilerin seçilebilme şartları ise şunlardır: temsilcinin 2,5 üstü ortalamaya sahip olması, herhangi bir siyasi partiye üye olmaması ve temsilci hakkında okul yönetimi tarafından yürütülen bir soruşturmanın olmaması… (Sadece bu kriterler bile devrimci öğrencilerin bu oluşumlardaki varlığının nasıl kısıtlandığını anlamamız için yeterlidir.) ÖTK içerisinde farklı sorunlara yönelik farklı organlar oluşturulur ve her organın da bir başkanı ve yardımcısı olur. Seçimler yılda yalnızca bir kez yapılır; seçilen temsilciler, kendi aralarında sıklığını kendilerinin belirlediği toplantılarda bir araya gelirler ve karar alırlar. (“Demokratik” işleyiş adına ÖTK’ların kullanılması gerektiğini söyleyen ve bunu demokrasi fetişizmi denilebilecek bir seviyeye kadar vardıran yapıların aslında ne kadar “demokratik” olduğu yalnızca ÖTK’ların işleyişine bakarak bile görülebilir.) Asıl sorunlar, karar anlarında kendilerini gösterir. Okulda niceliksel çoğunluğa sahip oldukları için ÖTK içerisinde de çoğunluğa sahip olanlar, karar anlarında niceliksel güçlerini kullanarak diğer temsilcilerin kararlarını yok sayabilir veya o temsilcilere herhangi bir konuda söz söyleyebilmek için kendi bölümleri içerisinde anket yapma zorunluluğunu dayatır; anket yapıldığında ve sonuç istedikleri şekilde çıkmadığında ise yeterli sayıda öğrencinin ankete katılmamış olmasını vs. bahane ederek anket sonucunu istedikleri gibi yok sayabilirler. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’nde 1 Mayıs’ta Taksim-Kadıköy tartışmasında bu yapılmıştır. Ek olarak burada bahsetmediğimiz ve hiçbir açıklaması olamayacak bir sürü entrika da yaşanmıştır.
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, reformist ve kitlesel yapıların yalnızca niceliksel üstünlüklerini kullanarak tüm karar alma süreçlerini belirleyebildiği açıkça görülür. 19 Mart sürecinde olan da tam olarak budur, okuldan okula bu işleyişin detayları değişebilse bile, en aktif ve resmi ÖTK olan Boğaziçi ÖTK’sı üzerinden verdiğimiz bu örnekler, ÖTK’nın yapısal sorunlarını ve reformist-kitlesel yapılar tarafından neden yıllar sonra hortlatılarak önümüze konulduğunu anlamak için yeterlidir. Özetle ÖTK’lar; mücadeleyi bürokratik dar kalıplar içine sıkıştıran, yavaşlatan ve öğrencilerin özneleşmesini değil, “temsil edilmesini” sağlamaktan öteye geçemeyen hantal ve işlevsiz yapılardır. Demokrasiyi ne ölçüde seçimle eşdeğer görüyorsak o ölçüde demokratiklerdir, daha fazla değil. Üyelerinden bağımsız olarak yapıları gereği kaba ve sembolik bir temsiliyetin ötesine geçemezler, aktif ve militan hareketleri örgütleyemezler. Kazanan her zaman niteliksel değil, niceliksel güce sahip olan grup olur.
Buradan tekrar İÜK’e dönersek, üniversitelerde bu örgütlenme tarzı benimsendiği için İÜK’te de aynı tarz hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Üniversitelerde ÖTK’ları yaygınlaştırmaya çalışan yapılar, İÜK’e de bu katı bürokratik tarzı dayatmaya çalışmış ve ilk zamanlarda bunda başarılı olmuşlardır. İÜK’ün işleyişi, tamamen WhatsApp gruplarında açılan anketler üzerinden yapılan oylamalara bırakılmıştır ve bu katı bir biçimde dayatılarak “demokratik işleyiş” adı altında yapılmıştır. İnisiyatiflerin önü tamamen kesilmiş, karar verme sorumluluğu temsilcilerin elinden tamamen alınmıştır. İÜK’ün işleyişini aksatan, hareket alanını kısıtlayan, yukarıda bahsettiğimiz en önemli yapısal sorun, budur. Sorunun kaynağı nasıl İÜK değilse, çözümü de İÜK’te değildir. ÖTK’ların yapısal bir sorunu olan bu durumdan kurtulmanın yolu, ÖTK’ları çöpe atmaktır. ÖTK’lar işlevsizliklerini pratikte açık bir biçimde kanıtlamışlardır, tüm bu deneyimlerden sonra hala ÖTK’lar aracılığıyla örgütlenmeyi savunmak, tüm yanlışlarına rağmen bu pasifist çizgiyi dayatmaktır ve bilinçli bir politik tercihtir. Bulunduğumuz her alanda ve üniversitede bu çizgiye karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Amacımız; öğrencilerin yalnızca temsilcilerinin değil, kendilerinin özneleşeceği ve mücadeleye doğrudan dahil olacağı, oylamaların değil, gerçek tartışmaların yön vereceği, inisiyatife ve kolektif emeğe dayalı, temsilcilerin yılda bir kez değil, her istendiğinde seçileceği ve görevden alınabileceği demokratik yapıları güçlendirmek ve mücadeleyi bu yapılar aracılığıyla yükseltmektir.
Bu yapıları kabaca Öğrenci Komiteleri/meclisleri ve Dayanışma Ağları olarak tarif edebiliriz, isimleri üniversiteden üniversiteye değişiklik gösterebilir. Ancak temel işleyiş mekanizmaları değişmez; sadece kaba temsiliyete ve oy hesabına dayalı olduğu için “tarafsız” olan ÖTK’lara karşı, bu yapılar net bir biçimde taraf tutarlar ve buna göre konumlanırlar. Doğal olarak, aktif ve kendi siyasetini üretebilen politik öznelerdir, bu bilincin ve konumlanışın getirdiği mücadele perspektifine sahiplerdir. Bu durum; kararsızlığı ve belirsizliği engeller, her koşulda hızlıca konumlanabilmelerinin ve siyaset üretebilmelerinin önünü açar. (İÜK için bahsettiğimiz işlevsizlik sorunu, tam olarak bu işlevin eksikliğinden kaynaklanır.) Bu da yine pratikte kendisini kanıtlamış bir olgudur. Reformist anlayışın İÜK’ü terk etmesinden yaklaşık bir ay sonra İÜK’e yalnızca ÖTK’ların değil, okuldaki politik öznelerin bir araya gelip oluşturduğu ÖTK dışı diğer yapıların (Öğrenci komiteleri/meclisleri, dayanışma ağları vb.) girişinin önü açılmıştır. İÜK açısından ikinci -ama bu sefer olumlu- kırılma noktası budur; bu andan itibaren İÜK’ün işleyişi önemli ölçüde rahatlamış ve daha militan eylemler, daha hızlı şekilde organize edilebilmiştir. İÜK, adeta bürokratik bir toplantı merkezi olmaktan çıkmış; aktif ve etkili bir politik özneye dönüşmeye başlamıştır.
1 Mayıs ve sonrası
1 Mayıs süreci, bu dönüşüm sürecinin ortalarına denk gelir. 25 Nisan’da yapılan DİSK eylemi özellikle önemlidir ve İÜK’ün en önemli eylemlerinden birisidir. İÜK bileşeni tüm üniversitelerin 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkma kararı alması, işçi sınıfının tarihsel/politik mekânını net bir biçimde sahiplenmesi ve bunu tüm engellemeleri göze alarak yapması oldukça önemlidir. (Örneğin Galatasaray Üniversitesi’nde bu karar, 200 öğrencinin katıldığı forumda 190 kişinin ortak kararı olarak alınmıştır. 190 öğrenciye karşı devletin açık bir biçimde suç işleyerek yasakladığı Taksim yerine, izin verdiği alan olan Kadıköy’ü savunanların tamamının okuldaki “örgütlü solcular” olduğu düşünülürse kitlesel reformist partilerin mücadeleyi pasifize etmekteki işlevleri daha iyi anlaşılabilir.) İÜK; Taksim kararını aldıktan sonra, ilk iş olarak DİSK binası önünde örgütlediği eylem ve açıklama ile, hem DİSK benzeri oluşumların teslimiyetçi tavrını kabul etmeyeceğini hem de ne olursa olsun Taksim iradesinden vazgeçmeyeceğini bir kez daha vurgulamıştır. Hemen ardından, Taksim hedefinde ortaklaşan tüm güçlerin bir araya gelmesi ve ortak bir iradeyle Taksim’i zorlaması amacıyla oluşturulan 1 Mayıs Taksim Tertip Komitesi’nin oluşturulması için yoğun bir çaba harcamış, üniversitelilerin bu doğrultuda örgütlenmesini sağlamıştır. 1 Mayıs günü pratikte başarılı olunamasa ve amaçlanan koordinasyon sağlanamasa da, bu komite; tüm devrimci hareket için olduğu kadar, üniversiteliler ve İÜK açısından da oldukça önemli bir deneyimdir. Yıllardır bir araya gelmeyen kurumlar bir araya gelmiş ve ortak bir oluşum örgütlemiştir. Tüm bu çabalara rağmen bu komitenin, sürecin üniversiteler zemininde örgütlenmesine hiçbir katkısı olmamış bazı kurumların öncülüğünde kurulmuş gibi gösterilmesi, özeleştiri verilmesi gereken bir diğer konudur.
1 Mayıs günü pratikte neden başarısız olunduğunun kısa da olsa üstünden geçmemiz gerekir. O gün üniversiteliler, sosyalist yapılardan daha kalabalık ve daha güçlü bir biçimde alanda bulunmalarına rağmen komite tarafından kendilerine gelen talimatlar dışında hiçbir şey yapmamaları söylendiği için adeta elleri kolları bağlı halde beklemişlerdir. Bu da yetmezmiş gibi, anlık olarak belli kanallar aracılığıyla üniversitelilere haber ileteceğini söyleyen komite; saatler boyunca tek bir mesaj bile iletmemiştir. Bu da tıpkı Cevahir eylemi gibi, üniversitelilerin sosyalist yapılara olan güvenini sarsan bir diğer önemli olaydır. Bu güven kırılması da, İÜK’ün gidişatı açısından ilki (Cevahir eylemi) kadar önemli ve etkilidir. Bunları görmezden gelerek veya basit hatalarmış gibi davranarak ilerleyemeyiz, bu ve benzeri kritik hatalar sürecin gidişatı açısından fazlasıyla belirleyici ve olumsuz etkiye sebep olmuşlardır. İleride tekrarlanmamaları için tamamının özeleştirisinin verilmesi, muhasebesinin yapılması gerekir.
Özetle 1 Mayıs, 19 Mart’ta başlayan hareket açısından kitlesel ve güçlü bir örgütlülüğün görüldüğü son eylem olmuştur. O günden itibaren hareket giderek zayıflamaya, İÜK de giderek etkisini yitirmeye başlamıştır.
***
Yazının bu ilk bölümünde detaylı bir şekilde İÜK’ü ve ÖTK’ları ele aldık. 19 Mart sonrasında belirleyici bir konuma gelen ve çoğu kitlesel eylemin örgütlendiği zemin olan İÜK, devrimci hareketin de kendine dersler çıkarması gereken bir deneyimdir. Bizim kendi adımıza söyleyebileceklerimiz şunlardır; İÜK içerisinde aktif olarak bulunduğumuz dönemin başlarında yapıdaki reformist-pasifist anlayışın bastırılmasında, ilerleyen zamanlarda ise eylem pratiklerinin ve örgütlülük bilincinin gelişmesinde, daha militan bir çizgiye yaklaşılmasında, üniversitelilerin sokaktaki koordinasyonunda, devrimci örgütler ile üniversiteliler arasındaki iletişimin ve bağın sağlamlaşmasında ve bunun bir sonucu olarak 1 Mayıs’ta üniversitelilerin oluşturulan ortak platforma katılmasında doğrudan belirleyici etkilerimiz/katkılarımız olmuştur. İÜK içerisinde aktif olduğumuz süre boyunca yaptığımız her şeyin arkasındayız, eksik bulduğumuz ve kendimizi eleştirdiğimiz nokta, daha fazlasını yapamamış olmamızdır. İÜK’ün sosyalist ve devrimci bir karakter kazanmasını, üniversitelilerin bu birliğinin “koordinasyon” işlevinden öteye geçmesini, kalıcı ve sağlam bir yapı inşa edilmesini sağlamakta elimizden geleni yapmış olmamıza rağmen yetersiz kaldık; İÜK ile ilgili özeleştiri vereceğimiz mesele budur. İÜK içerisinde az ya da çok, herhangi bir şekilde bulunmuş olan tüm sosyalist yapıların da benzer bir değerlendirme yapması ve özeleştirilerini sosyalist-devrimci kamuoyuna açık bir şekilde vermesi gerekir. Ayrıca İÜK reformist-pasifist anlayıştan kurtulduktan ve belli bir kurumsallık kazandıktan sonra dahil olan, yani görece en “rahat” döneminde bu oluşuma giren yapıları da, İÜK’ü yalnızca kendi niceliklerini büyütmenin bir aracı olarak kullanmış oldukları için dostça eleştirdiğimizi de belirtelim.
Süreçte belirleyici bir etkiye sahip olan İÜK ve ÖTK’ları bu kadar uzun bir şekilde ele almamızın önemli bir sebebi, süreç boyunca bu yapıların dışında kalmış olan devrimcilere de yaşananları kapsamlı bir şekilde anlatabilmek ve bunları hep birlikte ele alıp tartışabilmektir. Bir diğer sebebi ise, üniversitelerin öz örgütlülüğüne dayalı oluşumların (Öğrenci Komiteleri/Meclisleri, Direniş Komiteleri, Dayanışma Ağları vb.) bu süreçte kendi potansiyellerini büyük oranda gerçekleştirdiğini ve hareketi ileri taşıdığını belirtmektir. Bu oluşumlar, süreç boyunca yapabileceklerini büyük oranda başarı ile yapmışlardır; yer yer sosyalist kurumlara örnek olması gereken pratikler de sergilemişlerdir. Bu pratiklerin gerisinde kalan, TDH’dir. Hem reformist yapıların hareketi pasifize etme çabalarına karşı etkili bir duruş geliştiremediğimiz hem hareketi bir adım ileriye taşıyamadığımız hem de açık bir biçimde pratikte başarısız olduğumuz bu önemli deneyimden dersler çıkaramadığımız için. Şimdi tüm bunları somut örnekler üzerinden ele alacağız.
II. Bölüm
19 Mart’ta devrimci hareket
19 Mart’ta devrimci hareket ve bu hareketin bir parçası olarak devrimci gençlik hareketi; uzun zamandır içinde bulunduğu güçsüz, etkisiz ve durağan halin doğal bir sonucu olarak tökezledi. Kendi hazırlıksızlığıyla ve etkisizliğiyle yüz yüze geldi. Ne bir şey başarabildi ne de tam anlamıyla yenilebildi. Kitlelerden kopukluğu ve alanlarda kitlelerden yükselen faşist sloganları/söylemleri bastıramaması bir yana, reformist yapılara karşı da net bir tavır ortaya koyamadı; kendi hegemonyasını kuramadı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de bu süreci görmezden gelerek yoluna devam etti; tüm bu hataların ve yapılan/yapılamayan pratiklerin muhasebesini yapmak yerine üzerinden atlamayı tercih etti. Bir kez daha yinelemiş olalım: bizce en önemli mesele budur. Amacımız da bu durumu tersine çevirmek, bir yıldır üstü örtülen tüm bu deneyimleri açık ve kapsamlı bir biçimde tartışarak buradan kolektif dersler çıkarmaktır.
Üzerinde durmamız gereken meseleleri genelleştirerek üç madde halinde özetleyebiliriz, TDH bu süreçte;
1) Hazırlıksızlığıyla, güçsüzlüğüyle ve etkisizliğiyle yüz yüze gelmiştir. Bu yüzden yer yer pratikte kitlenin gerisinde kalmış, kitlelerle temas edememiş ve tökezlemiştir.
2) Alanda kitlelere öncülük edememesi bir yana, kendi içerisinde dahi koordine olamamış, her yapının başına buyruk hareket ettiği karmaşık bir toplam olarak kalmıştır.
3) Devrimci bakış açısını ve bu bakış açısının getirdiği yetenekleri yitirdiğini göstermiştir; devrimci pratiklere cüret edemeyişi, bu bakış açısını yitirmesinden kaynaklanır. Bu bakış açısından yoksun olduğu için devrimci yöntemlere başvuramamış, gerekli ve mücadeleyi ileri taşıyacak devrimci araçları da sağlayamamıştır. Bizce en önemli sorun da, diğer tüm sorunların kaynağı da budur.
Tüm bu saydığımız sorunları, devrimcilerin ve sosyalistlerin Saraçhane’deki beş günlük pratiği üzerinden ele alabiliriz.
Saraçhane’deki genel durum ve kitle
19 Mart’tan bugüne kadar olan süreç boyunca gerçekleşen en kitlesel eylemlilikler Saraçhane’de, 19-23 Mart tarihleri arasında gerçekleşti. Hem en geniş kitleyi barındırması hem isyanın ilk günlerine denk gelmesi hem de en militan biçimlerin vücut bulduğu zaman olması sebebiyle; 19 Mart’ı ve TDH’nin durumunu ele alırken zaman olarak bu beş günün, mekân olarak da Saraçhane’nin üzerinde özellikle durmamız gerekir.
Bu süre boyunca, çok geniş ve heterojen bir gençlik kitlesi akşam saatlerinden itibaren Saraçhane Meydanı’nı doldurdu. Kitle, kimi zaman militan biçimlerde, kimi zaman daha pasif biçimlerde devam eden ve kesintisiz bir biçimde saatlerce süren eylemlerin ardından, saat gece yarısına yaklaştıkça alandaki kalabalığın azalmasıyla birlikte polisin daha da saldırganlaşarak tüm gücüyle yüklenmesi sonucu dağıldı.
Bu beş günlük süreçten bugüne kadar, bir yıl içerisinde gerçekleşen sokak pratikleri arasından yalnızca Maçka’daki yürüyüş kitlesel katılım açısından Saraçhane’nin bu beş gününe benzerdir, onun dışındaki tüm eylemler hem nicelik hem nitelik açısından bu beş günün fazlasıyla gerisindedir. (19 Mart’tan itibaren sokakları dolduran kitlelerin yapısı büyük ama düzenli bir değişim göstermiştir; ilk başlarda Saraçhane’de fazlasıyla karmaşık bir yapıya sahip olan eylemci kitlelerinden geriye, sürecin sonlarına doğru yalnızca örgütlü gençler, sosyalist üniversiteliler ve CHP’nin en solda kalan bazı kesimleri kalmıştır. 1 Mayıs’a geldiğimizde ise yavaş yavaş CHP’den kalan küçük kitle de kaybolmuş ve geriye devrimci hareket ile birlikte çoğunluğu İÜK bileşeni olan üniversiteliler kalmıştır. 1 Mayıs sonrasında gerçekleşen birkaç sembolik eylemde bu kitle tekrar genişlemiş olsa da bu genişlemelerin gerçekleştiği eylemlerin sayısı oldukça sınırlıdır ve ancak istisna olarak kabul edilebilirler.)
Dolayısıyla ilk olarak, bu beş günün sonunda kitlede yeterli örgütlülüğün ve motivasyonun oluşamadığını -aynı zamanda devrimcilerin bu motivasyonu sağlamayı başaramadığını- ve bunun doğal bir sonucu olarak da kendiliğinden ortaya çıkan kitleselliğin yine kendiliğinden yavaş yavaş kaybolduğunu söyleyebiliriz.
Aynı şekilde devletin süreç boyunca alanlardaki niceliksel gücüne kısaca değinmek gerekirse, onun durumunun da çok benzer olduğu görülür. Ama arada bir fark vardır, devlet Saraçhane’deki bu beş günden öğrenmiş ve kendi açısından gerekli dersleri çıkarmıştır. Eylemlerin niteliğini kavramış ve gerekli hazırlıklara girişmekte hiç vakit kaybetmemiştir. 22 Mart sabahı gerçekleştirdiği ev baskınları ve gözaltılarla kitleyi yıldıramadığını görünce 24 Mart sabahı neredeyse tüm devrimci-sosyalist gençlik örgütlerinin temsilcilerini (yaklaşık 70 kişi) tek tek tespit ederek tutuklamıştır. Bu, devletin Saraçhane’deki beş günü ne kadar ciddiye aldığını ve kendi tedbirini almaya ihtiyaç duyduğunu gösterir. Devlet ne kadar ciddiye alıp kendi tedbirlerini aldıysa, devrimci hareket de o derece ciddiyetsiz davranmış ve hiçbir tedbir almamış, hazırlık yapmamıştır.
TDH’nin Saraçhane’deki pratikleri
Saraçhane’deki beş günün gidişatından yukarıda kabaca bahsettik, peki bu gidişat boyunca TDH ne yaptı?
TDH, kendi hazırlıksızlığının sonucu olarak süreç boyunca tökezledi, yer yer alandaki milliyetçi ve öfkeli gençlik kitlesinden dahi geride kaldı.
Daha somut olarak anlatmak gerekirse; barikatları zorlamayı ve karşısındaki polisleri geriye püskürtmeyi geçelim, barikatın önlerinde durmayı dahi başaramadı. Kitlelere öncülük edememesinin ve hareketi pratikte ileri taşıyamayışının maddi sebebi buydu. Bu durumun görünürdeki temel nedeni ise örgütsüzlük hali, lojistik eksiklikleri ve diğer temel niceliksel yetersizlikleriydi; örneğin kriz anlarında koordine olamayışı, bir araya gelip ortak bir şekilde belirlenen taktiklerle hareket etmeyişi, gaz atıldığında kendini koruyacak maskelere, plastik mermi geldiğinde gözlerini koruyacak deniz gözlüklerine, yüzü tespit edilmeye çalışıldığında onu engelleyecek maskelere sahip olmayışı vb… Bu, uzun yıllardır içinde bulunduğumuz dar pratiklere sıkışmış ve militanlıktan uzak, atalet içerisindeki halin doğal bir getirisi olarak anlaşılabilir bir durumdur. Ancak anlaşılmaz olanı, bunun beş gün boyunca bu şekilde devam etmiş olmasıdır.
Alanda bulunan ve çoğunluğu ilk kez sokağa çıkan üniversitelilerden oluşan çeşitli üniversite oluşumları dahi, ilk gün bu durumla yüzleşip ikinci, üçüncü gün alana daha hazırlıklı gelmişlerdir. Aynı üniversitede bulunan ve birbirini tanıyan, birbirleriyle iletişim halinde olan öğrenciler; bu avantajları kullanıp kendi aralarında hızlıca koordine olarak eksiklerini tek tek tespit etmişler ve gaz maskesi, Talcid, gözlük gibi temel lojistik ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Daha da ötesi, yalnızca kendi ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmemiş; tüm kitlenin ihtiyaçlarını gidermeye çalışmışlar ve bunda bir ölçüde başarılı da olmuşlardır.
Örneğin Galatasaray Üniversitesi öğrencilerinin kendi içlerinde organize olarak tamamen kendi imkanlarıyla kurduğu revir; yaralanan, plastik mermi yiyen veya gazdan boğulan herkesin soluklanmak için uğradığı ilk durak olmuştur. Bozdoğan Kemeri’ne 25-30 metre uzaklıkta, küçük bir kartona yazılmış “REVİR” kelimesinin altında öğrencilerin eylemlerin başından sonuna kadar kesintisiz bir biçimde Talcid, gaz maskesi ve su dağıtmaları; böylesi bir görev bilinciyle hareket edilmesi, iktidara karşı girişilen bu mücadelenin GSÜ öğrencileri tarafından ne kadar ciddiye alındığının somut ve net bir göstergesidir.
GSÜ’nün bu revir pratiği, üniversitelerin öz örgütlülüğe dayalı oluşumlarının alandaki pratikleri arasında öne çıkanlardan yalnızca biridir. Saraçhane, üniversite oluşumlarının buna benzer onlarca pratiğine sahne olmuştur. Ancak devrimci hareket tarafından buna benzer herhangi bir şey yapılamaması bir yana, buna yönelik bir çaba dahi olmamıştır. Vahim olan durum budur, devrimci-sosyalist örgütlerin açığa çıkan örgütsüzlük halidir. Bu örgütsüzlük halinin ve niceliksel zayıflığın doğal bir sonucu olarak TDH, alanlarda kitlelere öncülük edememiştir.
Öncülük, her şeyden önce kelimenin kökünden anlaşılacağı üzere “ön”de olma durumunu gerektirir. Bu, tam olarak da 19 Mart’ta yapılamayandır. Sorun, bunun yapılamamış olmasında değil; geçmişe kıyasla oldukça uygun koşullar var olmasına rağmen denenmemiş olmasındadır. Bunun denenmeyişi de, ilk günlerde açığa çıkan lojistik ihtiyaçların beş gün boyunca ısrarla giderilmemesi de bize yukarıda bahsettiğimiz “devrimci bakış açısını yitirmiş olma” durumunu gösterir.
Asabiyetini yitiren gençlik
“Gerçekçi ol, imkansızı iste”
TDH gençliği, sadece devrimci bakış açısını değil, aynı zamanda asabiyetini de yitirmiştir. Uzun süredir içerisinde bulunduğu atalet halinden çıkamaması bir yana, çıkmak için çabalamadığını da göstermiştir. Yukarıda saydığımız tüm bu örgütsüzlük hali, lojistik hazırlıkların yapıl(a)mayışı, alanda koordine dahi olamamak vb. bir ölçüde bundan kaynaklanır.
Biz de dahil, iktidar hedefi olan ve kendisini “devrimci” olarak tanımlayan yapılar, bu tanımın gerektirdiği hiçbir işe girişmemiştir. Devrimcilik; yazılıp çizilenler değil, pratikte yapılanlardır. Ve 19 Mart süresince “devrimci” anlayışın ortaya koyması gereken neredeyse hiçbir pratiğe girişilmemiştir.
Bunun yalnızca az sayıda ve istisna kabul edilebilecek pratik örnekleri olmuştur, bizce en belirgini Partizan’ın (Yeni Demokrasi) Saraçhane’nin son iki gününde gerçekleştirdiği havai fişek pratiğidir. Partizan’ın yaptığı, hareketi küçük de olsa bir adım ileriye taşımaktır. Kitle, havai fişekleri görünce coşmuş ve hareketlenmiştir. Havai fişeklerin kitlede yarattığı olumlu etki herkesçe açık bir şekilde görülmüştür. Eğer buna benzer militan pratikler arttırılabilseydi, olayların niteliği değişebilir ve yavaş yavaş kitle bu doğrultuda yönlendirilebilirdi. Bu yazdıklarımız kaba “vurdulu-kırdılı iş peşinde koşma” hayalleri olarak görülebilir, bu şekilde yapılacak olan yorumlar, tam olarak karşı çıktığımız bakış açısını yansıtırlar.
Havai fişek örneği üzerinden anlatmaya çalıştığımız konuya, barikata yüklenme pratiği üzerinden devam edelim. Bozdoğan Kemeri’ne yüklenip yüklenmeme meselesi ilk kez, özellikle 20 Mart günü, binlerce kişilik bir üniversiteli kitlesi Saraçhane’ye giriş yaparken gündeme gelmişti. O gün üniversitelilerin önünde tartışan gençlik örgütleri temsilcilerinin çoğunluğu, üniversitelilerin ısrarlı bir şekilde attıkları “Taksim!” sloganlarına rağmen “barikata yüklenmeyelim” diyen reformist kurum temsilcilerini dinlememiş ve kitle yönünü Bozdoğan Kemeri’ne dönmüştür. (Bu, aynı zamanda sosyalist-devrimci kurumların kitleyi bir ölçüde yönlendirebildiği ve reformistlerin sesini kesebildiği ender durumlardan biri olmuştur.) Sonraki 3 gün boyunca ise kitle kendiliğinden kemerin önünde toplanıp belli aralıklarla ama sürekli tekrarlayan bir biçimde kemere yüklenmiştir.
Bu pratik, yer yer “Zaten kemeri geçmemiz imkânsız, neden yükleniyoruz” benzeri söylemlerle eleştirilmiştir. Bu söylem, kafalardaki yenilgiye mahkûm ruh halidir. “Devrimci bakış açısından yoksunluk” derken anlatmaya çalıştığımız budur. Devrimcilik, gerçekçi olup imkansızı istemektir. İmkansızlığı kabullenmek değil, tersine, onu oluşturan koşulların ortadan kaldırılabileceğini kabul etmek ve bunun için mücadele etmektir. 19 Mart’ta yapılmayan da tam olarak budur. Türkiye’deki devrimci gençlik hareketi -biz dahil- imkansızı isteyebilmeyi unutmuş, asabiyetini yitirmiştir.
TDH’nin rolü
Devrimci-sosyalist gençliğin bu durumu yeni değildir, sadece artık eskisinden daha görünür hale gelmiştir. Yapmamız gereken, bu durumun sebeplerini doğru tespit edip bu durumu değiştirmeye odaklanmaktır.
Bu durumun sebeplerini ele almadan önce de, bu durumun sadece gençliğin değil, aynı zamanda TDH’nin içinde bulunduğu atalet halinin sonucu olduğunu söylememiz gerekir. Gençlik ne ölçüde özerk bir yapılanmaya sahipse, aradaki bu ilişki de o ölçüde zayıflar ancak hiçbir koşulda etkisini tamamen yitirmez. Yani gençliği kendi eski ve dar pratiklerine mahkûm eden yapılarda da, gençliğin örgütsel anlamda tamamen bağımsız, özerk olduğu yapılarda da bu etki vardır. Sorun TDH’nin yıllardır içinde bulunduğu durumun gençliğe yansımasıdır, ondan bağımsız ele alınamaz. Aynı şekilde yaşananların muhasebesinin devrimci-sosyalist gençlik örgütleri tarafından yapılmaması ve üzerinden atlanması, sürece dair yalnızca olumlu ve ajitatif söylemler üretilmesi de bizce asıl olarak TDH’nin on yıllardır devam eden kendi hatalarına karşı özeleştirel ve gerçekçi yaklaşamama alışkanlığının sonucudur.
Devrimci gençlik, her şeyden önce bu anlayıştan kurtulmalıdır. Kendi gerçekliğini doğru kavrayabilmeli ve kendini eleştirmekten korkmamalıdır. Olaylara ve olgulara yönelik var olan olumlu-ajitatif söylem üretme refleksinden kurtulmalıdır. Bundan kurtulmanın yolu da, bunun pratik zeminini yok etmekten geçer.
Gerçeklikten kopmak ve dar pratiklere sıkışıp kalmak
Bu söylemlerin pratik zemini bizce, yıllardır gençlik örgütleri tarafından tekrarlanan eski tarzda ve ruhsuz örgütlenen eylemlerdir. Gençlik örgütleri toplantıları, artık farklı kurumların bir araya gelip politik ve geliştirici tartışmalar yaptığı bir zemin olmaktan çıkmıştır. Bunun sebepleri bir ölçüde yukarıda bahsettiğimiz TDH’nin ezberci, özeleştiriden uzak, eski tarzda ısrar eden ve kendi gerçekliğinden kaçan anlayışında yatmaktadır. Diğer yandan, sürekli bu ezberci ve kendi gerçekliğinden kaçan anlayışı gençlik örgütleri de her toplantıda, her konuşmada, her eylemde ve her söylemde yeniden üretmektedir.
Bu kısır döngüden kurtulmak kolay olmasa da imkânsız değildir, buna bugünden başlamak bizim elimizdedir. Bunun nasıl yapılacağına dair bir reçete sunamayız. Ancak yapabileceğimiz bir şey vardır, tüm devrimci gençlik örgütlerini bir araya gelip bu konuyu tartışmaya ve hep birlikte çözüm üretmeye davet ediyoruz. Bir eylem saatini, eylem şiarını, kurumların temsili düzeyde getireceği flama sayısını, sosyal medya paylaşımlarının saatlerini değil; yalnızca içerisinde bulunduğumuz bu durumu konuşmak ve hep birlikte çözüm üretmek, en azından bu meseleye kafa yormak için bir araya gelelim ve hep birlikte tartışalım. Bu önerimiz somut ve nettir, yazımızı okuyan ve devrimcilik iddiasını taşıyan tüm gençlik örgütlerine yöneliktir.
(Bu öneriyi burada dile getirme sebebimiz, tüm bunların 19 Mart’ta iyice belirginleşmiş olmasıdır. Kendimizi, yukarıda belirttiğimiz hiçbir sorunun dışında görmüyoruz. Tüm eleştirilerimiz aynı zamanda bir özeleştiridir, doğal olarak bugüne kadar bunları söylememiş olup bugün söylememizin sebebi de budur.)
19 Mart’ta keskinleşen ayrım: Devrimcilik/reformizm
Üzerinde durmamız ve dersler çıkarmamız gereken önemli meselelerden biri de; süreç boyunca kimi zaman açık, kimi zaman daha gizli biçimlerde ortaya çıkan ama her seferinde hareketin pasifize edilmesinde belirleyici role sahip olan reformist-pasifist anlayıştır. Bu anlayışa sahip olan, yazı boyunca da “reformist” derken kastettiğimiz oluşumların en önemli temsilcileri EMEP, TİP, SOL P, EHP ve SEP’tir.
Bu beşlinin İÜK ve ÖTK’lar üzerinden geliştirdikleri pratikleri ve bunların -bugün hala olumsuz etkileri devam eden- sonuçlarını birinci bölümde detaylı bir şekilde ele aldığımız için bu kısımda yalnızca sokaklardaki pratiklerine değineceğiz.
Bu yapıların süreci pasifize etmekte nasıl bir işleve sahip oldukları en açık biçimiyle Saraçhane’nin ikinci günü -20 Mart- ortaya çıkmıştır. Üniversite öğrencilerinden oluşan binlerce kişilik kitle “Her yer Taksim, her yer direniş!” sloganlarıyla dinamik ve coşkulu bir halde Saraçhane’ye giriş yaparken; bu beşli, Taksim hedefiyle barikata yüklenmek isteyen kitleyi Saraçhane’nin üst kısmında kalmaya, yani CHP’nin mitingine katılmaya yönlendirmeye çalışmıştır. Bu, unutulmaması ve bir kırılmaya yol açması beklenen bir an olmasına rağmen gerekenden çok daha hızlı unutulmuştur. Devrimci-sosyalist gençlik örgütlerinin de katkılarıyla birlikte, kitle bu beşliye gereken cevabı kendisi vermiş ve Taksim sloganlarını sürdürerek kararlı bir biçimde Bozdoğan’a yönelmiştir. Bu olay, “kitlenin gerisinde kalma” durumunun kusursuz bir örneğidir. Ancak sormamız gereken asıl soru şudur: Kitleyi pratikte “ileri” çekme hedefine sahip olan devrimciler, bu kadar açık bir biçimde kitlenin “geri”sinde kaldığı yetmiyormuş gibi kitleyi de kendi geri çizgilerine çekmeye çalışan bu yapılarla yollarını neden ayırmamışlardır?
Bu sorunun cevabı da -birçok diğer sorun gibi- bizce önemli ölçüde bizim güçsüzlüğümüzde yatmaktadır. Bu zayıflık var olduğu sürece, bu yapılara karşı kendi sözümüzü ve pratiğimizi hâkim kılabilmemiz de haliyle zorlaşacaktır. Ancak bu durumun ciddiyetini kavrar ve bu yapıların 19 Mart’taki işlevlerini doğru tahlil edebilirsek, reformist anlayışa ve bu anlayışın hareketi pasifize etme çabalarına karşı ortak bir karşı koyuş örgütlememiz de çok zor olmayacaktır. Bunun vaktinde yapıl(a)mayışı; hareketin gidişatı açısından birçok olumsuz etkiye -hem üniversiteliler ve İÜK açısından yazının birinci bölümünde detaylı bir şekilde ele aldığımız sorunlara hem de hareketin genel gidişatı açısından yukarıda değindiğimiz sorunlara- sebep olmuş olsa da bugün bu anlayışa karşı kendi sözümüzü güçlendirmek ve hakim kılmak için hala geç kalmış değiliz. Bu meselede somut adımlar atmak ve reformist-pasifist yapılarla aramızda net bir sınır çizmek de devrimci gençlik örgütlerine açık çağrımızdır.
Bu sınırın çizilmesi ve bu yapılara karşı net bir tavır almak, süreç boyunca yalnızca iki kez somut olarak denenmiştir. Biri pratikte kitlenin de kendi yönelimiyle, yukarıda anlattığımız şekilde 20 Mart günü Saraçhane’de gerçekleşen olaydır ancak tekil bir örnek olarak kalmıştır; diğeri ise aşağıda anlatacağımız “Maçka eylemi” sonrasında tüm kamuoyuna açık bir şekilde beş kurumun imzasıyla yayınlanan teşhir metnidir. Bu metin ise, hem sosyalist kamuoyuna açık bir şekilde yapılmış olmasıyla hem de içerdiği net mesajlarla güçlü bir hamle olsa da yalnızca söylem düzeyinde kalmıştır.
Maçka eylemi üzerine
Bahsettiğimiz bu açıklama, 25 Mart günü Şişli Belediyesi’ne yapılan yürüyüş ile son bulan ve “Maçka eylemi” olarak anılan eylem sonrasında yapılmıştır. Bu eylemin, süreç boyunca Saraçhane dışında gerçekleşen en kitlesel eylem olduğu göz önünde bulundurulursa metinde bahsedilenler daha iyi anlaşılabilir. Eylemin gidişatını da anlattığı için açıklamanın önemli kısımlarını olduğu gibi aktaralım:
“Maçka’da yapılan eylemde faşist bir grubun eylem komitesinin konuşmasını engellemek istemesi üzerine, kitle içerisinde bir arada yürüyen gençlik örgütleri eylem komitesinin konuşma yapacağı kürsü yakınlarına geçerek faşist grupların eylem komitesinden uzaklaşmasını sağlamak istemiştir. Anti-faşist bir biçimde kitleyi yönlendirmesi, faşistleri alandan uzaklaştırması beklenen eylem komitesi, sosyalistlerden bayraklarını indirmesini istemiş, faşistler devrimci kurumlara saldırmaya çalıştığında yeterli tepkiyi göstermemiş ve gençlik örgütleri alandan uzaklaştığı esnada ise ‘bizi bölmek isteyenler olabilir’ diyerek ajitasyonuna devam etmiştir. Sosyalistlere sahip çıkmamış ve yalnız bırakmıştır.
Eylem komitesinde bulunan başta EMEP, İDP ve MFT’yi açıktan eleştiriyor ve özeleştiri bekliyoruz. Sosyalistlere ‘bizi bölmek isteyenler olabilir’ demekteki kastınız nedir? Eylemlerin faşist grupların propagandalarını yaptığı bir alan haline gelmesine neden zemin hazırlıyorsunuz? Gençlik örgütleri olarak öz gücümüzle alanda olabilecek ve savunma yapabilecekken organize olmaktaki eksikliğimiz de bu eylem komitesinin dar grupçuluğundan kaynaklıdır.”
Bu açıklamanın 5 imzacısı vardır: DÖB, HDK Gençlik Meclisi, Öğrenci İnisiyatifi, SGDF ve biz (Gençlik Komünleri). Dolayısıyla bu açıklamada imzası olan bir kurum olarak, reformist yapılara karşı verdiğimiz mücadeleyi gerektiği gibi sürdüremediğimiz için özeleştiri veriyoruz ve birkaç paragraf önce dile getirdiğimiz çağrımızı yineliyoruz: Bu meselede somut adımlar atmamız için hala geç değildir, bu işe bir an önce girişilmelidir.
1 yıl sonra bugün reformistler nerede duruyor?
Son olarak; yukarıda ele aldığımız bu reformist-pasifist anlayışın, sürecin başlangıcından bir yıl sonra hiçbir ders çıkarmamış olarak hala aynı çizgide savrulmaya devam ettiklerini gösteren somut iki örnek verelim.
İlk örneğimiz, TİP’in gençlik sorumlularından birinin 19 Mart’ın birinci yılında bugün, 19 Mart’a dair Twitter’da yaptığı gülünç paylaşımdır. Bu arkadaş, 19 Mart’ta barikatın yıkıldığı anın görüntülerini alıntılayıp şunları yazmıştır: “Bu eylemde bulunmak bir yana, bu kalabalık olsun diye aylar hatta yıllarca milletin aklına bile gelmeyecek işler yaptık. Bu kalabalık bir sabah aniden ortaya çıkmadı, ilmek ilmek örgütlendi. Şimdi sıra benzerini yapmakta değil, 19 Mart’ı aşacak bir hareketi örgütlemekte.”
Bu arkadaşımızın söylediklerine göre TİP, 19 Mart isyanını, yıllarca “milletin aklına bile gelmeyecek işler yaparak”, “ilmek ilmek” örgütlemiştir… “Milletin aklına bile gelmeyecek işler” dendiğinde bizim aklımıza gelen, TİP’in Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciler 1 Mayıs’ta Taksim’e gitmesin ve kendileriyle birlikte Kadıköy’e gelsinler diye bu arkadaşımızın öncülüğünde yaptığı entrikalardır. Bu olaylar esnasında gerçekten de hem bizim hem “milletin”, “aklına bile gelmeyecek işler” yapmışlardır. Eğer kastettikleri bunların dışındaki “iş”lerse, somut olarak açıklamaları gerekir. Ayrıca, “19 Mart’ı aşacak bir hareketi örgütlemek”, 19 Mart’ta kitlenin dahi gerisinde kalmış olanların yapabileceği bir iş değildir.
İkinci örneğimiz ise EHP temsilcisinin 19 Mart’ın birinci yıldönümünün planlanacağı toplantıda “Kurtuluş Sokakta, Sandıkta Değil!” sloganına karşı çıkması ve bu anlayışı benimsemediklerini söylemesidir. Bir partinin, 19 Mart’ın birinci yılının planlanacağı bir toplantıda bunu bu kadar rahat bir şekilde dile getirebiliyor oluşu ve bunu dile getirmesine rağmen hala 19 Mart üzerinden yapılan planlamalarda sorumluluk alabilmesi, ciddi bir sorundur ve yine devrimcilerin etkisizliğini yansıtan örneklerden biridir.
Bu savrulmaları TİP popülizm adına, EHP ise bir türlü kopamadığı sandık sevdası uğruna yaşıyor olabilir, bizi ilgilendiren kısım bu değildir. Bu iki örneğe baktığımızda, bu yapıların süreç boyunca hareketi pasifize etme çabalarına dair herhangi bir özeleştiri vermemeleri bir yana, hala bu anlayışı sürdürmeye devam edip bunu yaparken de üsttenci bir tarz kullandıklarını ve kendi pratiklerini övmeye devam ettiklerini görürüz. Dolayısıyla bir kez daha yapmamız gerekenin, bu yapılara karşı devrimci sözümüzü ve pratiğimizi daha güçlü bir biçimde ortaya koymak ve bu yapılara geçit vermemek olduğunu görürüz.
19 Mart’tan çıkarmamız gereken dersler
Yazıyı bitirirken, yazı boyunca bahsettiğimiz sorunların ve buralardan çıkarabileceğimiz somut derslerin tamamının üzerinden sırayla tekrar geçelim:
1) Üniversitelerdeki ÖTK’lar veya ÖTK yapısına ve işleyişine sahip olan oluşumlar ömürlerini doldurmuştur, bunlar yerine komite, meclis ve dayanışma ağı tarzı örgütlenmeler kurulmalı ve güçlendirilmelidir. Yeni bir “Üniversiteler Koordinasyonu”, bu oluşumların bir araya gelmesiyle, devrimci öğrencilerin öncülüğünde kurulmalıdır.
2) 19 Mart’ta iyice görünür hale gelen ve keskinleşen ayrımlardan biri, reformist anlayışta ısrar eden yapılar (EMEP, TİP, SOL P, EHP, SEP) ile devrimci gençlik örgütleri arasındaki ayrımdır. Reformist anlayışı dayatan, süreç boyunca hareketi pasifize etmiş olan ve hala aynı çizgide ısrar eden yapılar; samimi ve pratikte sergileyecekleri bir özeleştiri vermedikleri sürece onlarla birlikte hareket etmemiz mümkün değildir. Devrimci hareket, reformist anlayışa karşı kendi sözünü ve pratiğini daha güçlü bir biçimde ortaya koymalı ve bu anlayışa geçit vermemelidir.
3) En önemli gündemlerimizden biri, 19 Mart’ın muhasebesini yapmak olmalıdır. Bu, acil olduğu kadar gerekli bir ihtiyaçtır, bize kendi gerçekliğimizle yüzleşebilmemiz için gerekli zemini de bir ölçüde sağlayacaktır. Genel bir değerlendirmenin ardından, Saraçhane’deki beş günlük süreçte yapılanları/yapılamayanları ciddi bir biçimde tartışmalı ve buradan çıkarılacak dersleri somut olarak belirlemeliyiz. Ek olarak, gençlik örgütleri olarak bu beş gün boyunca koordine olamayışımızın sebepleri üzerine düşünmeli, bu sebeplerin bir daha yaşanmamasını sağlayacak güvenli ve işlevli iletişim kanallarını kurmalıyız.
4) TDH’nin on yıllardır kurtulamadığı ve doğal olarak bu dönemin gençlik örgütlerine miras bıraktığı eski alışkanlıklardan (özellikle de ezberci, dar pratiklerden ve kendi gerçekliğiyle yüzleşememe sorunundan) kurtulmalı, yüzümüzü yeniye dönmeli ve tüm pratiklerimizi bu anlayışla gözden geçirmeliyiz.
5) Devrimci gençlik örgütleri olarak; “devrimcilik” iddiamızda ciddiysek, 19 Mart’ta açığa çıkan genel koordinasyon sorunlarımızla birlikte lojistik eksikliklerimizi de bir an önce gidermeli, ileride içerisinde olacağımız benzer süreçler için gerekli maddi hazırlıkları bir an önce yapmalıyız. Yitirmekte olduğumuz devrimci bakış açısını bize geri kazandıracak olan, bu hazırlıklar ve ardından girişeceğimiz pratik mücadeledir. Aksi halde, yıllardır içerisinde bulunduğumuz bu atalet haliyle mücadeleyi ilerletmemiz mümkün değildir.
6) Tüm bunların yapılabilmesi için, önce kendi gerçekliğimizle yüzleşmemiz gerekir. Ne yaptığımızı, ne yapamadığımızı ve daha da önemlisi neden yapamadığımızı kavramadan ilerleyemeyiz. Önümüzdeki en yakıcı sorun budur. Durup kendimize bakmalı, kendi pratiklerimizin sahici bir özeleştirisini vermeliyiz. Ancak bunları yaptıktan sonra yeni yol haritamızı çizebiliriz. Hatalarımızdan ders çıkarıp öğrenerek, devrimci bakış açımızı yeniden kazanabiliriz. Son yıllardaki, özellikle de 19 Mart 2025’ten bu yana gerçekleşen pratiklerimize samimi ve gerçekçi bir değerlendirme ile yaklaştığımızda, çizmemiz gereken yeni yol haritası ve kuşanmamız gereken devrimci bakış açısı berraklaşacaktır.
Sonuç: ölmemiş bir isyan
“Devrim öldü, yaşasın devrim!” (K. Marx)
Marx; Fransa’da Sınıf Mücadeleleri kitabının 1. bölümünde, Fransa’daki 1848 Devrimi’nin ardından Haziran ayında Paris’te gerçekleşen ve proletaryanın tarihteki ilk bağımsız isyanı olarak nitelendirdiği isyanın büyük bir şiddetle ve kanla bastırılmasını sayfalarca anlattığı bölümü şu paragrafla bitirir:
“Dolayısıyla, Fransa’nın Avrupa Devrimi’nde inisiyatifi ele almasını mümkün kılan tüm koşullar, ancak Haziran yenilgisiyle yaratılabildi. Üç renkli bayrak, ancak Haziran isyancılarının kanına batırılıp çıkarıldıktan sonra, Avrupa Devrimi’nin bayrağı, yani kızıl bayrak oldu!
Ve biz şöyle haykırıyoruz: Devrim öldü, yaşasın devrim!”
Eksikliğini hissettiğimiz devrimci bakış açısı, bu satırlarda gizlidir. Marx’ın bu paragrafta anlatmak istediği açıktır: Devrimci isyanlar, karşı-devrimci saldırılarla güçlenir. Düşmanın saldırılarının şiddeti, isyanımızın şiddeti üzerinde de belirleyici olur. İsyan, tüm potansiyeliyle birlikte yenilip kanla bastırıldığında; bu durum, daha devrimci koşulların mayalanmasına ortam hazırlar. Bu yenilgiler, arkalarından gelecek olan zaferleri içlerinde barındırırlar. Ölen, isyanın bu ilk ve en güçsüz dalgasıdır. Marx’ın “yaşasın!” diye haykırdığı ise, bastırılan ilk isyanın ardından doğacak olan yeni ve daha güçlü isyanlardır.
Bu, tam olarak 19 Mart’ta gerçekleşmeyen durumdur. 19 Mart isyanı, ölememiştir. Veya başka bir ifadeyle; 19 Mart’ta tam anlamıyla yenilmeyi dahi başaramadık. Tüm gücümüzü kullanarak savaşıp yenilmediğimiz için, daha sert ama bir o kadar da devrimci koşullara zemin hazırlayamadık. 19 Mart isyanı, kendiliğinden ve yavaş yavaş sönümlenmeye başladı.
Ancak bu, bizi karamsarlığa değil, tam tersine daha kararlı ve daha cesur bir biçimde mücadelemizi sürdürmeye yöneltmelidir. 19 Mart isyanının enerjisi, kendiliğinden sönümlenmeye bırakılmış olsa da henüz tam anlamıyla sönümlenmemiştir. Gençlik, henüz tüm gücünü kullanmamıştır. Şimdi yapmamız gereken, bu bir yılda öğrendiklerimizle birlikte, hatalarımızdan dersler çıkararak mücadeleyi daha güçlü bir biçimde yükseltmektir.
Savaşmaya cüret edebilmek, ardından bir yenilgiye sebep olsa da bizi ileri taşıyacaktır. 19 Mart’ta bunu başaramamış olmamız, ileride de başaramayacağımız anlamına gelmez. İhtiyacımız olan, gerçekçi ve devrimci bakış açısıdır; önümüze koymamız gereken ilk hedef budur. Gerçekçi olup imkansızı isteyebilmeyi başardığımızda, yani tüm gücümüzle savaşma cüretini gösterebildiğimizde, önümüzde hiçbir barikat duramayacaktır. 19 Mart’tan bu yana sokakları dolduran binlerce gencin öfkesi, savaşma cüretimizle birleştiğinde en güçlü silahımız olacaktır. Yapmamız gereken, bu silahı elde etmek için gerekli tüm hazırlıklara bugünden başlamaktır. Cüret edeceğiz! (JANA GÜNEL - SENDİKA.ORG)
