AKP Devletle PKK Devlet, Özgürlüğün ve Halkın Karşısında - GÜN ZİLELİ
Aslında her silahlı örgüt potansiyel bir devlet adayıdır.
Belli alanlarda egemenlik kurmuş, vergi toplayan, kendi ekonomik ilişkilerini
(kaçakçılık da dahil) sürdüren, egemen olduğu bölgede halka kendi iradesini
dayatan bir örgüt ise, resmen ilan edilmemiş bir devlettir. Bu anlamda PKK’nin
ve bütün yan kuruluşlarının (KCK vb.) adı konmamış bir devlet olduğunu
söyleyebiliriz. Kısaca ifade edecek olursak, adı konmamış bu devlete PKK-Devlet
diyebiliriz. Şimdilik bunu bir yana koyalım.
Diğer yandan, devlet, esasen yürütme erkidir. Devletin
yürütme erkiyle diğer kurumları, özellikle silahlı kuvvetleri arasında her
zaman çelişkiler vardır, zaman zaman bu çelişkiler şiddetlenebilir, hatta
kritik dönemlerde devletin silahlı güçleri “devletin bekâsı” adına bir darbeyle
ya da muhtırayla yürütme erkine el koyabilir. Bununla birlikte, bunlar özel
durumlardır. Genelde devletin özü, silahlı kuvvetleri denetimi altında tutan
yürütme erkidir. AKP iktidarının kimi dönemlerinde devletin yürütme erkiyle
silahlı gücü (TSK) arasında çelişkiler şiddetlenmiş, fakat AKP iktidarı, açtığı
davalarla (Ergenekon, Balyoz vb.) devletin silahlı gücünü denetimi altına
almanın üstesinden gelebilmiştir. AKP, bunu başardığı andan itibaren hızla bir
parti-devlete dönüşmüştür. Dolayısıyla bugün görünen odur ki, Türk devleti, bir
AKP-Devlettir.
AKP-Devlet, 2012 yılında PKK-Devlet’i “müzakere süreci”
yoluyla Türkiye içinde silahlı mücadele veren PKK-devletten, bazı legal haklar
verilen bir yasal örgüte dönüştürmeyi denedi. Uzun yıllar verdiği silahlı
mücadelenin gücüyle yasallaşacağını düşünen PKK-devlet, “müzakere süreci”ne
gönüllüydü, bu denemeye olumlu cevap verdi. Bununla birlikte, unutulmaması
gereken bir nokta vardı. Devletler kendi egemenlik alanlarında asla ikili
iktidara izin vermezler. AKP-Devletin hesabı, “müzakere süreci”nin sonunda
verdiği ödünlerle PKK-Devlete silah bıraktırmak ve böylece bu fiili devleti
yasallığın alanına çekip silahlı bir devlet olmaktan çıkartmaktı. PKK-Devletin
hesabı ise, Türk devletine yasallığını ve Kürt özerkliğini kabul ettirip kendi
egemenlik alanlarının yasal temsilcisi olmak, bir anlamda PKK-Devleti, genelde
Türkiye Cumhuriyeti içinde özerk ve yasal bir alt-devlet haline getirmekti. Bu
iki projenin bağdaşması oldukça zor olsa da, Batı’da örneklerini gördüğümüz
gibi tamamen olanaksız değildi. AKP-Devlet’in merkezi iktidar tekelciliğinden
vazgeçip federal bir yapıya yaklaşması, PKK-Devlet’in de genel olarak Türkiye
Cumhuriyeti genel formuna tabi bir federal-özerk yapıyı benimsemesi halinde, bu
iki devlet ortak bir noktada, barışçı bir şekilde buluşabilirlerdi. Ne var ki,
bir yandan dünyadaki ve Ortadoğu’daki, diğer yandan Türkiye’nin içindeki
siyasal gelişmeler, aynı zamanda bağnaz Türk milliyetçiliğini besleyen
muhafazakâr ve üniter devletçi yapı ve anlayışlar ile ezilen Kürt
milliyetçiliğini besleyen kültürel yapılar bunun gerçekleşmesine ya da üç yıl
süren “barış süreci”nin sürmesine izin vermedi. Böylece AKP-Devlet ile
PKK-Devlet arasında, 2015 yılının Temmuz’unda, eskisinden bile şiddetli ve
kanlı bir savaş başladı.
Burada, savaşı besleyen muhafazakâr ya da üniter devletçi
yapı ve anlayışlar, milliyetçiliği besleyen kültürel yapılar üzerinde
durmayacağım. Bu belki başka bir yazı konusu olabilir. Ben burada, “müzakere
süreci”ni bitiren ve geçen yılın Temmuz ayında savaşı başlatan siyasal
gelişmeler üzerinde duracağım kısaca.
Dolmabahçe’de HDP ve AKP temsilcilerinin “mutabakatı” ilan
etmesinden sonra ne oldu da, bundan çok kısa süre sonra Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan, “masayı” devirdi, hatta bununla da kalmayıp, böyle bir
mutabakattan haberi olmadığı türünden, kendi bakanlarını bile içten içe
gülümseten laflar etti. Burada bence iki faktör rol oynadı: Birincisi, RTE’ın,
yaklaşan seçimlerde milliyetçi oyları MHP’ye ve hatta kısmen CHP’ye kaptıracağı
korkusuna kapılması; ikincisi ise, Kürt kamuoyundan beklediği desteği
bulamaması, tam tersine, aynı günlerde Kürt hareketinin yasal temsilcisi
konumundaki HDP’nin, Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş aracılığıyla, “Seni
başkan yaptırmayacağız” sloganını yükseltmesiydi. Hem Türk milliyetçiliğini,
hem de Kürt milliyetçiliğini kendi başkanlık hevesleri için aynı anda
kullanmaya kalkışan RTE’nin durumu, zıt yönlere doğru uzaklaşan gerili iki ipe
de ayaklarını dayayarak yürüyen bir cambaza benziyordu. Cambazın düşmesi
kaçınılmazdı.
Nitekim düştü de. 7 Haziran seçimlerinde, Türk
muhafazakâr-milliyetçi oyları MHP’ye ve kısmen de CHP’ye kaydı; daha önce
AKP’ye oy veren Kürt muhafazakâr oylarıyla batı bölgelerindeki özgürlükçü oylar
ise HDP’ye. AKP’nin oyları %40’da kalmış, Meclis’teki çoğunluğunu, dolayısıyla
tek başına iktidar olma şansını kaybetmişti. Bu, AKP-Devlet için ölümden beter
bir durumdu. Devletle özdeşleşen bir parti, bir darbe veya devrim olmadıkça
iktidarı seçim yoluyla asla bırakmazdı, bırakamazdı.
Böylece, hepimizin bildiği süreç bizzat RTE ve kurmayları
tarafından başlatıldı. Önce muhalefetin beceriksizliğinden yararlanılarak
Meclis başkanlığı ele geçirildi. Meclis kitlendi ve koalisyon hükümeti kurma
çalışmaları yokuşa sürüldü, seçimlerin yenilenmesi sağlandı. Evet ama herkesin
sorduğu bir soru vardı: Üç ayda ne değişecekti de AKP tek başına iktidar
olabilecekti. Hesaba katılmayan şuydu: Normal insan aklının düşünemeyeceği
komploları AKP-Devlet kısa sürede düşünmüştü.
Burada birkaç saniye durup PKK-Devlet’in üzerinde duralım
bir paragrafla. “Dolmabahçe Mutabakatıyla” otuz yılı aşkın bir savaşın
ürünlerini toplayacağı noktaya geldiğini düşünen PKK, “masanın” aniden
devrildiğini görünce büyük bir hayal kırıklığına uğradı ve daha seçimden önce,
savaşı yeniden başlatacağını ilan etmeye başladı. Şöyle düşünüyorlardı: Biz
devleti “Dolmabahçe Mutabakatı” noktasına silah zoruyla getirmiştik. Son anda
vazgeçtiler. İyi ya, o zaman onlara yeniden silah zorunu uygularsak bir kere
daha masaya oturmaya razı edebiliriz. PKK-Devlet’in böyle düşünmesine, 7
Haziran seçimlerinin sonuçları, yani HDP’nin Türkiye’nin her yerinden %13,5 oy
alarak ve AKP’nin tek başına iktidar olmasına son veren parti olarak büyük
prestij sağlaması, hatta PKK-Devlet’in fiili merkezi durumundaki Kandil’i
gölgede bırakması da yol açtı. İktidar tekelcidir. HDP, Kandil’le AKP-Devlet
arasında aracılık rolü oynarken ve Kürt ulusal hareketinin fikirlerini legal
alanda yayarken iyiydi de, Kandil’in elinden siyasi temsilciliği almasına ve
Kandil’den daha fazla prestije sahip olmasına izin verilemezdi. Kandil’in
HDP’ye karşı duyduğu kıskançlık, savaşı yeniden başlatma kararında önemli bir
faktör oldu.
AKP-Devlet ise, kaybettiği oyları geri alıp yeniden tek
başına iktidar olmak için savaşı başlatmaya karar vermişti. Bir terör ortamı
yaratılacak, toplumda dehşet hissi yaygınlaştırılacak, Kürt bölgelerinde savaş
körüklenecek, böylece batıda AKP’den MHP’ye kaymış muhafazakâr-milliyetçi
oylar, Kürt bölgelerinde de savaşın yeniden başlamasından ürken, AKP’den HDP’ye
kaymış orta sınıf ağırlıklı muhafazakâr Kürt oyları yeniden kazanılacaktı.
Hesap tuttu, çünkü yukarda belirttiğimiz gibi, PKK-Devlet savaşa savaşla
karşılık vermeye çoktan karar vermişti. AKP-Devlet’in oyununun boşlukta
kalmasının tek koşulu PKK’nin bu savaş çağrısına cevap vermeyip geri çekilişi
örgütlemesiydi. Herhalde AKP’liler o günlerde PKK böyle aklı başında bir taktik
uygulamasın diye “savaş duası”na çıkmışlardır. Ne yazık ki, Kandil, neredeyse
AKP-Devletle anlaşmış izlenimi verecek ölçüde AKP’nin başlattığı saldırıya
balıklama atladı.
Önce 20 Temmuz’da MİT-İŞID işbirliğiyle otuz beş genç insanı
katleden bomba patlatıldı. Hemen ertesi gün, Ceylanpınar’da iki polis evlerinde
uyurken, MİT-TAK izlenimi veren provokatif bir cinayete kurban gitti.
Provokasyon çok açık olmasına rağmen Kandil cinayete dolaylı bir şekilde sahip
çıktı. Gelen tepkiler üzerine bir hafta sonra “biz yapmadık” dedi ama cinayeti
de açıkça kınamadı. Bu iki katliam ve cinayet, hükümetin Kürt bölgelerindeki
savaşı başlatması için yetti de arttı.
Tuhaf olan, PKK-Devlet’in AKP-Devlet’e savaşı bundan sonra
şiddetlendirerek sürdürmesi için gereken gerekçeleri tepsi içinde “ballı börek”
halinde sunmasıydı. Güneydoğu’deki bazı ilçe ve illerde, oradaki mahalli Kürt
unsurlarının çıkıp açıkça “özyönetim ilan etmeleri” aslında “gel beni tutukla”
ve “gel buradaki halkı ez” çağrısından başka bir şey değildi. Dünyanın hiçbir
yerinde özyönetim, ilan edilerek gerçekleşmemiştir. Eğer o mahalde gücün varsa
özyönetimi fiilen uygularsın. Bırak ilan etmeyi, karşı taraftan gelecek bu tür
“iddiaları” bile reddedersin ki, üstüne gelmesinler. Kandil bu salakça
uygulamayı neden yaptı? Bence kendisi açısından salakça değildi. Çünkü
Kandil’in niyeti gerçekten özyönetim falan değil, AKP-Devleti savaş alanına
daha fazla çekmekti. İşte “hendekler” siyaseti denen ucube siyaset böyle
başlatıldı.
AKP-Devlet, Kürt bölgelerindeki militanları da, onlara
destek verdiğini düşündüğü halkı da ezmeye zaten teşneydi. Hendekler ve
“özyönetim” ilanları ona bu fırsatı fazlasıyla verdi. Böylece Güneydoğu’nun
şehir ve kasabaları, buralardaki binalar delik deşik edildi, buralarda yaşayan
halk göçe zorlandı, kaçamayanlar çoğunlukla öldürüldü. Bu katliamlar sadece o bölgelerde yaşayan
Kürtlerin ezilmesine ve paralize olmasına değil, batıda yaşayan halkı ve
özgürlükçü kamuoyu’nu da paralize etti, insanlar katliamlardan büyük acı
çekmelerine rağmen bir araya gelip bir direniş ortaya koyamadılar. Hükümet,
savaşı sürdürürken, kendi güvenlik güçlerinin ağır kayıplar vermesine bile
aldırış etmedi. “Devletin bekâsı” uğruna hem güvenlik güçlerinin mensupları,
hem de o bölgede yaşayan insanlar göz göre göre ateşe atıldı. Kürt bölgelerinde
savaş hukukuna bile sığmayacak uygulamalar yapıldı. Özel kuvvetlerin duvarlara
yazdıkları iğrenç yazılar bile oralarda nasıl bir kıyım yaşandığını anlamaya
yeter.
AKP-Devlet, bunlarla da yetinmedi. Seçimlere az kala, durumu
iyice pekiştirmek için, 10 Ekim’de, Ankara Garı’nda yine MİT-İŞID işbirliğiyle,
HDP’lilerin yoğun olarak katıldığı “Barış Mitingi”ne gelenlere iki intihar
bombacısı yolladı ve yüzün üstünde barışsever insanı katletti. Artık
AKP-Devleti hiçbir şey durduramazdı. Sürdüğü arabanın fren pedalının yerinde
bile ikinci bir gaz pedalı vardı: Savaşa savaşla karşılık veren beyinsizler.
Böylece AKP-Devlet, PKK-Devlet’in yardımıyla sürdürdüğü
savaştan 1 Kasım’da büyük bir seçim başarısı elde etti ve kazandığı bu
başarıdan da güç alarak Güneydoğu’da kasaba ve şehirlere karşı savaşının dozunu
arttırdı.
PKK-Devlet’in ise umurunda değildi orada öldürülen
militanlar ve sıradan insanlar. Aynı AKP gibi onlar da kan ve ateşten
nemalanıyordu. Yaptıkları, gerilla savaşının mantığına bile aykırıydı. Gerilla
savaşında gerillanın kaçacağı bir kırsal alan vardır. Çok sıkıştığı zaman
oralara sığınır. O kasaba ve köylerde savaşa sürülen militanların ise
kaçabileceği hiçbir yer yoktu. Ne Vietnam’da, ne Küba’da, ne herhangi bir
gerilla savaşında gerilla şefleri gerillalarını, sonu kesin ölüm, hem de
vahşice bir ölüm olan böyle bir savaşa sürmüşlerdir. Kandil’in şefleri, hiç
merak etmesinler, gerilla savaşının tarihinde bu açıdan birinci sıraya
yerleşmiş bulunmaktadırlar. Yalnız geçerken şunu söyleyeyim ki, onların bu
tavrından en çok memnun olan AKP-Devlet ve bu devletin başıdır. İstedikleri
kadar onu devireceklerinden söz etsinler. Yaptıkları her şey ona hizmet ediyor.
Gelelim son iki intihar saldırısına. Doğrusunu söyleyeyim,
Şubat ayındaki, astsubayların servis otobüsünü hedef alan saldırıdan sonra
bunun PKK tarafından yapıldığına ihtimal vermemiştim. Yanılmışım. “Askeri
hedef” olarak bula bula evine giden astsubayları ve sivil memurları bulmuşlar.
Her neyse, “doğru” hedefi bulmuş olsalardı da yanlış bir eylemdi. Her şeyden
önce toplumda dehşet duygusunu yaygınlaştıran her eylem karşıdevrimcidir ve
yanlıştır. Benim açımdan savaş denen şey toptan yanlış olmakla birlikte, sırf
savaşın mantığı açısından bakacak olursak, savaşı savaş alanlarının dışına
taşımak da tamamen yanlış, savaş hukukuna bile aykırı ve toplumu terörize eden
bir eylemdir. Ne devrime ne de özgürlüğe veya kitle hareketinin gelişmesine bir
faydası vardır. Tam tersine.
Bu böyle olduğu halde, artık bir toplumsal mevtadan başka
bir şey olmayan bir takım örgütlerin PKK-Devlet’e yamanıp onunla ortak cepheler
ilan ettikleri bildirilerindeki, “özyönetim devrimleri” gibi kalıplar sadece
gülünçtür. Bu örgütlerin beygirin sırtından geçimlerini sağlayan at
sineklerinden farkları yoktur.
Son Kızılay bombalaması artık, AKP-Devlete nasıl “dur”
diyorsak PKK’nın karşısına da aynı şekilde dikilmemiz gerektiğini gösteren bir
katliamdır. Ne o efendim, aslında çevik kuvvete doğru gidiyormuş da araba, son
anda karşısına bir otobüs çıkmış da falan filan yaveleri duyuyoruz. Ben bu tür
şeylere inanmıyorum, zaten PKK’den de özür dileyen bir açıklama gelmedi ama
diyelim ki öyle olsun. Yahu kardeşim, bu kadar büyük bir patlayıcıyla sivil
halkın yoğun olarak bulunduğu bir yerde dolaşılır mı? Böyle bir “kaza”nın
olmasının yüksek olasılık olduğunu insan hesaba katmaz mı? Kaldı ki, diyelim ki
çevik kuvvet polisi hedef alınmış olsun. Mesleği sadece polislik olan ve o anda
savaş alanında bulunmayan insanları sırf polis diye kitlesel olarak hedef
almanın ne devrimcilikle ne de insanlıkla bir ilgisi vardır. Kısacası bu,
sadece ve sadece kör milliyetçilikle gözü dönmüş, artık İŞID’dan farksız bir
hale gelmiş olanların işi olabilir.
PKK-Devlet’le ilgili söyleyeceğim son söz şudur: Bundan
sonra “Kürt halkının çıkarları” adına özgürlükçü kamuoyundan, devrimcilerden en
ufak bir olumlu ses beklemesinler. AKP-Devlet nasıl halk ve özgürlük
düşmanıysa, PKK-Devlet de halk ve özgürlük düşmanıdır. İkisine karşı aynı
uzaklıkta durmak Kürt halkının çıkarları açısından da elzemdir. Bir halkı bu
kadar sorumsuzca ateşe sürenler bunun hesabını öncelikle Kürtlere
vereceklerdir. Tabii büyük şehirlerdeki konformist beyaz Kürtlerden söz
etmiyorum. Onlar, kendilerini güvenliğe almış bir şekilde, Kürt halkının
acılarından bol bol nemalanabilirler.
Son olarak HDP’ye geliyorum. HDP bu noktadan sonra kınama
açıklamalarıyla yetinemez. Eğer katliamcılarla bütün bağlarını kopartıp
bağımsız bir Kürt özgürlükçü gücü olarak kendini ilan etmezse o da PKK-Devletle
birlikte batacaktır. Temmuz’da başlayan savaştan sonra Selahattin Demirtaş bir
süre doğru bir çizgiyi sürdürmeye çalıştı ama iki ateş arasında kalıp tutarlı
çizgisini sürdüremedi. En son, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) kongresinde
açıkça markaja alındığını ve “hendekleri” savunmak zorunda bırakıldığını
gördük. Bundan sonraki bütün basın açıklamalarında DBP Eş Başkanı Kamuran
Yüksek, adeta bir parti komiseri gibi Demirtaş’ın yanında yer aldı. Ben olsam
Demirtaş’ın yerinde, işler bu noktaya geldiğinde istifa eder ve DBP’nin
çizgisini uygulayacak olana yerimi bırakırdım. Sandalyeye sarılmak çirkin
politikacılık serüveninin başlangıcıdır.
Yine de bu son patlamadan sonra son bir şans var. HDP bu son
şansı kullanıp PKK-Devlet’e karşı açık tavır mı alacak, yoksa halk ve özgürlük
düşmanı çizgide ısrar edenlerle birlikte diplere doğru mu batacak?
Gün Zileli - 16 Mart 2016 - www.gunzileli.com - gunzileli@hotmail.com
