Akın Gürlek: Mahkeme, iktidar ve tasfiye

Hakim ve savcı olarak kendi döneminin en tartışmalı kararlarına imza atan Akın Gürlek, Adalet Bakanı olarak başladığı bu siyasi kariyerine, esasen devlet bürokrasisinden (tıpkı Vışinski gibi) siyasi iktidar alanına geçen bir figür olarak adım atıyor.


12 Eylül mahkemeleri

12 Eylül mahkemeleri, işkence, idamlar ve asılsız suçlamalarla ilerleyen bir süreçte, toplumsal olarak bu durumlara genel olarak kulak verilmemiştir.

Recep Maraşlı, Diyarbakır ya da Sodom’un 5 No’lu Zindandaki Bin Günü adlı kitabında, Diyarbakır hapishanesindeki uygulamaların daha önce düşünülmüş, uygulanmış şiddetin Diyarbakır’daki uygulanması der.

Türkiye’deki mahkemelerin yöntemleri de, Moskova duruşmalarındaki yöntemlerin de gösterdiği gibi, daha önce başka yerlerde uygulanmış, düşünülmüş yöntemlerin yerelde uygulamasıdır aynı zamanda.

Onun peşine Kürtlere yönelen işkence ve mahkemelerin uygulanmaması izledi. Buradaki sessizlik ve iktidarın baskısı, bu olaylara sadece ahlaki sorumluluk olarak bakmak değil, siyasi dengelerin gücüne bağlı olarak bakmak gerektiğini gösteriyor bize. 12 Eylül işkenceyi ön plana koyarken 90'ların sonundan itibaren kayıp yakınlarının oluşturduğu Cumartesi Anneleri, boşaltılan köyler ve JİTEM tarafından öldürülen Kürt aydınları döneminde de mahkemelerin kendisi devre dışı bırakılmıştı.

Ya köy yakılmalarına karşı mahkeme yolu doğrudan kapalı tutulmuş ya da iş yıllarca sürecek bir ertelemeye sokulmuştu. Bürokrasinin görevi, süreci o kadar uzun zamana ertelemek ki, sonuna geldiğinde artık bu olayın kimseyi öfkelendiremeyecek ya da artık bu sürecin neden başladığını hatırlayan bir kişinin bile kalmamasıdır. (Kafkaesk süreçlerin evrensel yanı budur)

Ergenekon sürecinde, AKP eski rejimin temsilcileriyle olan hesaplaşmasını mahkeme yoluyla gerçekleştirdi. Kitleler önünde, mahkeme yoluyla tasfiyeye ihtiyacı vardı. 16 Temmuz sonrası ise, Gülen hareketine karşı mahkemeler işlevsizleşerek, KHK yoluyla hesaplaşıldı, çünkü güç dengesi olarak kitleler gözünde prestij kaybı olan Gülen hareketini mahkemelere taşımaya gerek kalmamıştı.

CİMER rejimi 

CİMER rejimi, basit bir şikâyet ve başvuru mekanizmasından ibaret değil, devlet aygıtı ile iktidarın toplumsal tabanı arasında doğrudan bir siyasal bağ kuran bir düzendir. Klasik bürokratik işleyişte yurttaşın başvurusu kurumsal filtrelerden, teknik incelemelerden ve belirli idari zincirlerden geçerken, CİMER bu ara katmanları görünür biçimde kısaltarak başvurunun doğrudan Cumhurbaşkanlığı makamına iletilebildiği izlenimini yaratır.

Bu, bir yandan devletin merkezileşmesini güçlendirirken, diğer yandan tabana “merkeze doğrudan erişim” duygusu kazandırır. Bu erişim parlamenter ve çoğulcu bir katılım biçimi değildir; yürütme gücünün kişiselleştiği bir düzende, dikey ve tek merkezli bir ilişki biçimidir.

Bu sistemin ayırt edici yönlerinden biri, ihbarcılığın “vatandaşlık görevi” ve hatta “demokratik hak” olarak sunulmasıdır. Burada belirleyici olan başvurunun doğruluğu ya da maddi kanıt gücü değil, başvurunun hangi siyasal duyarlılıktan geldiğidir.

Sosyal medyada görülen bir içerik, komplo anlatılarıyla şekillenen bir kanaat ya da “örf ve adetlere aykırılık” iddiası, hukuki süreci başlatan tetikleyiciye dönüşebilmektedir. Böylece gündelik ideolojik algılar, soruşturma mekanizmasının başlangıç noktasına yerleşir. İhbar delil üretmez; ama soruşturma üretir. Hukuk maddi kanıttan ziyade siyasal hassasiyetlere duyarlı hale gelir.

Bu süreç aynı zamanda devlet aygıtı ile taban arasında bir özdeşleşme duygusu üretir. Devlet artık “uzak, elit ve yabancı” bir bürokrasi olarak değil, “bizden olanların yönettiği ve bize açık” bir yapı olarak algılanır.

Taban, devlet memurunda kendisini gördüğünü düşünür; devletin dili ile kendi gündelik dili arasındaki mesafe azalmış gibi deneyimlenir. Bu durum, aşağıdan devrimci bir dönüşüm değil; yukarıdan yeniden düzenlenmiş bir devlet yapısının, kitlelere sisteme dahil oldukları hissini vermesi anlamına gelir. Gramsci’nin pasif devrim kavramı tam da bu tür bir süreci tarif eder: Toplumsal enerji aşağıdan kurucu bir siyasal güç haline gelmez, fakat yukarıdan yapılan idari ve kurumsal düzenlemelerle sistem tahkim edilir.

Bu yapı Bonapartist bir yönetim biçimiyle uyumludur. Yürütme gücünün merkezileştiği, devlet aygıtının kişiselleştiği bir düzende, kitleler parlamenter temsil mekanizmaları üzerinden değil, liderle kurulan doğrudan ilişki üzerinden sisteme bağlanır. CİMER bu ilişkinin teknik aracıdır.

Diğer yandan, Türkiye’de mahkemeler yoluyla uygulanan baskı, zorla itiraflar, kimliği belirsiz gizli tanıklar ve CİMER gibi ihbar mekanizmalarının yapısının sınırları, Bonapartist rejimin toplumsal meşruiyetini genişlemesinden ve yeni agresif  hamleleri için meşrutiyet sağlayamamasından kaynaklanan bir tıkanmayı işaret ediyor. Yani, saldırıların bir üst noktaya geçmesi için, AKP’nin voluntarist istemesinin dışında, objektif nedenlerle Türkiye burjuvazisinin buna destek vermesi de gereklidir.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi Moskova mahkemelerinin hedeflerinden biri de harici siyasetin mekanizmalarına uygun bir iç siyasi denge de sağlayabilmek. Bu Türkiye içinde hala geçerli nedenlerden biri. Ezcümle devlet aygıtının böylesi bir hamlede işlevliliği de bu güç ilişkisinden doğmakta.

Hukuksal çatışmaların bugünü

AKP, şu anda CHP’yi seçimlere kadar felç halde bırakmak ve onun üzerine daha rahat gidebilmek için bir strateji izlemektedir. Bu taktik sınırlı olsa da bazı alanlarda etkisini göstermiştir. Nitekim son seçimlerden bu yana milletvekillerinin ve birçok belediye başkanının AKP geçmesi, siyasi dengelerin zorlanarak yeniden kurulmaya çalışıldığını göstermektedir.

Bu siyasal baskıyı yalnızca hukukun imkânı ya da imkânsızlığı üzerinden okumak yeterli değildir. Asıl soru şudur: AKP iktidarı, CHP’ye yönelik bu baskıyı sürdürebilmek ve sermaye çevrelerinin desteğini koruyabilmek için burjuvaziye ne vaat etmektedir? İşçi sınıfının geniş kesimlerinin sendikal olarak örgütsüz bırakılması, mevcut sendikaların bürokrasileri aracılığıyla rejime bağlı tutulması, grevlerin engellenmesi ve ücretlerin düşük seviyede tutularak kâr marjlarının korunması bu vaatlerin başlıcalarıdır.

Hukukun varlığı, kendi içinde bir mantığa sahip olması ve bireylerin haklarını -sınırlı da olsa- savunabilecekleri bir alan sunması demektir. Türkiye’de seçici ve işlevsel bir hukuk kullanımı mümkündür. Hukuk, nasıl işleyeceğini kendisi belirlemez; onu belirleyen siyasal güç dengeleridir.

Türkiye, baskıcı bir Bonapartist rejim çerçevesinde yönetilmektedir. Bu bağlamda AKP, CHP’li belediyelere yönelik mahkeme süreçlerini, içeriğinden bağımsız biçimde işlevsel hale getirerek, itiraf üretme, suç isnadı oluşturma ve toplumsal baskı yaratma aracı olarak kullanabilmektedir. Bu yönüyle bazı yöntemsel benzerlikler tarihsel örneklerde – özellikle Moskova süreçlerinde – görülebilir.

Ancak Türkiye’nin güncel hedefi, sermaye girişini artırmak, ordunun bölgesel operasyonel kapasitesini güçlendirmek ve komşu ülkelerde askerî ve ticari etki alanlarını genişleterek bunu kalıcılaştırmaktır. AKP, devlet aygıtı içinde kadrolaşmasını en üst düzeye çıkarmış olsa da, sınıfsal ve fraksiyonel gerilimler bu aygıt içinde sürekli bir güç bölünmesini de beraberinde getirmektedir.

Hakim ve savcı olarak kendi döneminin en tartışmalı kararlarına imza atan Akın Gürlek, Adalet Bakanı olarak başladığı bu siyasi kariyerine, esasen devlet bürokrasisinden (tıpkı Vışinski gibi) siyasi iktidar alanına geçen bir figür olarak adım atıyor.

AKP içinde, Erdoğan sonrası iktidar inşası için çabaların sürdüğü bir dönemde, Gürlek’in pozisyonu, bu kilit aktörler ve klikler arasındaki güç çatışmalarına bağlı olarak şekillenecek. Akın Gürlek’in tartışmalı kararlara imza atmaktan geri durmayacağı ortada iken, onun siyasi geleceğini belirleyecek olan ise hangi klike yaslanacağıdır. (VARTAN HALİS YILDIRIM - BİANET)

BU METİN 14.02.2026 TARİHİNDE BİANET'TE YAYINLANAN "Akın Gürlek: Mahkeme, iktidar ve tasfiye" BAŞLIKLI VE VARTAN HALİS YILDIRIM TARAFINDAN KALEME ALINAN YAZIDAN ALINMIŞTIR. METNİN TAMAMINI OKUMAK İÇİN tıklayınız.

Blogger tarafından desteklenmektedir.