Casusluk davası: ‘Kara Hücre’ nedir, Hüseyin Gün bu yapının neresindedir?

Savcılık, herhalde, duymazdan gelecektir. Aslında “Yahu kardeşim, iddianamenin bir kısmını yapay zekaya hazırlattık zaten, ibareyi kaldırmayı unuttuğumuz için de yakalandık biliyorsunuz, aceleye geldi, o ifadeyi Emniyet tutanağından aynen kopyalayıvermişiz işte” diye çok güçlü bir savunma yapabilir. Ama bu defa, bir kez daha, bu iddianamenin altında imzası olan savcıların, mesleki yetersizlikten dolayı görevden alınmaları gerekir. Elbette bu olmayacak. Çünkü, karşımızdaki iddianame “mesleki” değil, siyasi. Ve birdenbire kucaklarında buldukları Hüseyin Gün’ü tüm bu operasyona yamama çabaları, davanın temelden çökmesindeki en kritik unsurlardan biri olacak.


“Casusluk davası”, bugün Silivri’de görülmeye başlandı.

Merdan Yanardağ’ın 24 Ekim 2025’te gözaltına alındığı, üç gün sonra tutuklandığı soruşturma, davanın konusu. Yanardağ gözaltına alındığı ve daha ifadesinin bile alınmadığı gün, apar topar, savcılığın kime ait olduğunu bile belgelere doğru yansıtmadığı, hatta birden fazla şirket olduğunun ve hiçbirinde Merdan Yanardağ’ın sahiplik durumu olmadığının bile farkında olmadığı, ama AKP’nin desteğiyle dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in hukuksuz talimatı doğrultusunda TELE1’e çökülen olay, “casusluk davası” dediğimiz.

Diğer sanıklar CHP’nin tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İmamoğlu'nun danışmanı ve kampanya direktörü Necati Özkan ve tüm davanın merkezinde duran Hüseyin Gün.

Davanın iddianamesi 4 Şubat’ta çıktı. Ömür boyu silinmeyecek bir kara leke olduğundan, metnin altında Gürlek ekibinden kimlerin imzası olduğunu not düşelim: Başsavcı Vekili Can Tuncay, Savcı Yasin Erkal, Savcı Kayhan Çetin.

Kısa, öz özet

Kısaca hatırlatırsak, suçlama şöyle: 2019’da İmamoğlu’nun ilk turda kazandığı seçimler iptal olup ikinci tura gidilirken, Necati Özkan İBB’nin verilerini alıp internete yüklüyor, Hüseyin Gün bunları yabancı istihbarat servislerine gönderiyor, seçimlere 10 gün kala bunlar analiz edilip İmamoğlu’na tavsiyelerde bulunuluyor, böylece seçim kazanılıyor.

Ha, bir de, Yanardağ da Hüseyin Gün’ün “elemanı” olarak CHP’nin başındaki Kemal Kılıçdaroğlu’na 2023’teki seçim fiyaskosu sonrası televizyon programında “sorular sormak marifetiyle” CHP’yi ele geçirmeye teşebbüs ediyor.

Böyle, birbiriyle tamamen alakasız iki sözde olay, iddianamede de gayet normalmiş gibi, arada geçen 4 yılda ne olduğuna dair hiçbir şey söylenmeksizin birbirine bitiştiriliveriyor.

Çünkü bütün bu olay da, İBB davasına bitiştiriliverdi.

İBB ana iddianamesinde Hüseyin Gün, “İmamoğlu Suç Örgütü”nün en tepe 6 yöneticisinden biri ilan edildi.

Çünkü 19 Mart sonrasında “hırsızlık, yolsuzluk” iddiaları kamuoyundan yeterince destek bulamıyor, anketler İmamoğlu’nun ve yüzlerce kişinin tutukluğuna desteğin çok düşük olduğunu gösteriyor, hükümet ve “adalet” bir hal çare arıyordu. Önce polisin, sonra MİT’in kucağına düşen Hüseyin Gün vakası, savcılığın elinde İmamoğlu ve diğerlerine karşı “casusluk” suçlaması da yapılıp kamuoyunda galeyan ve hezeyan yaratma, böylece anketlerde halk desteğini bir nebze olsun artırmaya çalışma, o sırada da bir muhalif kanala el koyma fırsatı için malzeme sundu.

Davayı fener ve büyüteçle okumak

Dava bugün başlayacak. Önümüzdeki günlerde duruşmalarda birçok mesele ele alınacak, sorular sorulacak, savunmalar yapılacak, yanıtlar aranacak.

Biz soL’da bir yandan duruşmaları aktarırken, diğer yandan, tüm bu davanın şimdiye kadar hemen hiç üzerinde durulmamış veya doğru düzgün kavranamamış boyutlarını yazacağız.

Zira, İBB ana iddianamesi çıktıktan sonra ayrıntılı olarak yazdığımız üzere, yolsuzluklar başta şu veya bu suçların gerçek olup olmadığından bağımsız, bir siyasi operasyon olarak İBB davasının yumuşak karnı, Hüseyin Gün.

Yalnızca “casusluk davası” değil, İBB davasının da çökmesine neden olacak esas mesele, bu şahsın öyküsü ve savcılığın bu öyküyü nasıl ele aldığı.

Bugün başlayacak davanın iddianamesi Şubat ayında çıktıktan sonra yazdığımız üzere, Akın Gürlek’in (biraz da sayelerinde mükafatlandırılıp bakanlığa terfi ettiği) ekibinin Gün’e dair yarattığı anlatı öylesine tutarsız ve boşluklarla dolu ki, iddianamede özellikle kronoloji sunulmuyor. Neyin hangi tarihte olduğu anlaşılmasın isteniyor. Tam ne olduğu açıklanmayan birtakım olaylar ve çok sayıda isim zikrediliyor, çünkü iddianameyi okuyanlar konuyu kavrasınlar ve “Savcılık haklı” desinler hedeflenmiyor, bütün bu karmakarışık konuyu kavrayamasınlar ama casusluktan “internetin yeraltı dünyası darkweb”e, Mossad’dan CIA’ye, Suriye’den Orta Asya ülkelerine, İmamoğlu’ndan sayısız yabancının ismine boca edilen laflar karşısında “herhalde Savcılığın bir bildiği vardır” desinler hedefleniyor.

Bu yüzden, bu davada, biraz elimizde fener ve büyüteçle dolaşmamız, karanlıkta kalan kimi hususlara yakından bakmamız gerekiyor.

Çünkü bunlar yalnızca Savcılığın iddia ettiği casusluk suçuna dair değil, anketlere bakılırsa kamuoyunun önemli kısmının kâni olduğu “yargıyı siyasi operasyona alet etme” suçuna dair de çok şey anlatıyor.

Bu yazıda, gizemli bir istihbarat çalışması olması, üstelik Fethullahçılarla da ilgisi olması düşünülürse aslında “reytingi yüksek” olacağı kesin olmasına rağmen hemen hiç üzerinde durulmamış bir meseleyi ele alacağız.

Kara Hücre. 15 Temmuz'un niyeyse karanlıkta bırakılan 'gizemi'

Yandaş basında aylardır Hüseyin Gün’ün “FETÖ’yle ilişkide olduğu” yazılıyor. Çünkü iddianamede de böyle yazılıyor. Fakat Cemaat yapılanmasıyla birlikte ne yaptığına dair hiçbir somut bilgi verilmiyor. Bazen bir şeyler ima ediliyor, bazen görüşme bilgisi verilip tarih verilmiyor… Bazense somut bilgiler saklanıyor.

İnceleyeceğimiz konu açısından önemli bir bağlam sunduğu için, önceki yazımızdan uzunca bir alıntıyla hatırlatalım:

İddianame, Hüseyin Gün hakkında “Fethullahçılarla iltisaklı” olduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Mustafa Özcan gibi kimi Fethullahçı şebeke şefleriyle görüştüğünü belirtiyor ama tarih vermiyor, çünkü görüşmeler 2012 civarında, yani Cemaat’in hâlâ AKP’yle kol kola olduğu zamanlarda.

Sonra, 15 Temmuz 2016, yani darbe gününü anlatıyor. Diyor ki, Hüseyin Gün o sabah 06.16 civarında Atatürk Havalimanı’na gidiyor, sonra sinyal Ankara’dan geliyor ama uçuşlarda kaydı yok, yani bir özel jetle Ankara’ya gidiyor, günü burada geçirip 16.00 civarında yine özel uçakla İstanbul’a dönüyor.

Şüpheli mi? Evet.

Peki ne yapıyor Hüseyin Gün 15 Temmuz günü Ankara’da? Sarsılmaz silah şirketinin patronu Latif Aral Aliş’le birlikte, şimdilerde Selçuk Bayraktar’ın Baykar şirketinin ortağı olan İtalyan silah şirketi Leonardo’yla toplantı yapıyor! Zaten ifadesinde anlatmış, tanıklar var, HTS kayıtları var. Ama iddianame tüm bunları göz ardı edip, ne Aliş’ten ne Leonardo’dan tek kelime bahsetmiyor, yine de tersi yönde bir “Fetöcü” gizemi yaratmak için kalkıp Hüseyin Gün’ün darbe günü Ankara’ya gidip gelmesini laf arasında geçiriveriyor.

Elinizde sanık var. Akın Gürlek’e göre “asrın davası” olan davanın en çarpıcı ayağının, casusluk suçlamasının baş aktörü. Gülencilerle iltisaklı olduğunu söylüyorsunuz. Adam kalkıp tam da 15 Temmuz darbe girişimi günü uçağa atlayıp Ankara’ya gidiyor, toplantılar yapıyor. Tespit ediyorsunuz, çok ciddiye alıyorsunuz, iddianameye koyuyor, “15 Temmuz’da özel uçakla Ankara’ya gitti, yaa, yaa” diyorsunuz.

Ama kimin uçağıyla gitti, orada kimle buluştu, nerede toplantı yaptı, toplantıda kimler vardı, konu neydi, bilmenize rağmen yazmıyorsunuz!

Önümüzdeki yazılarda da göstereceğiz: Hüseyin Gün’le ilgili Savcılığın yaptıkları ters tepecek ve ellerinde patlayacak. Duruşmalarda göreceğiz, bakalım bu Türkiye’nin siyasetini dizayn etmeye çalışan aşırı tehlikeli “ABD, İngiliz ve İsrail ajanı FETÖ’cü”nün 15 Temmuz günü toplantı yaptığı Latif Aral Aliş’in ve Leonardo şirketi yetkililerinin tanık olarak dinlenilmesi talep edilecek mi, edilirse mahkeme ne diyecek…

Kara Hücre

Şimdi işlerin esas karıştığı noktaya doğru geliyoruz.

Tutanaklara ve kanıtlara bakıldığında, 15 Temmuz’un ardından Hüseyin Gün’ün, iddianamede tersi aksettirilmesine rağmen Fethullahçılara karşı İngiltere ve ABD’de mücadele ettiği ve bu mücadeleyi de Türkiye devletiyle belirli bir uyum içinde verdiği anlaşılıyor.

Adım adım gidelim ve tarihleri verelim, çünkü iddianame ısrarla tarihleri söylemiyor.

2 Mart 2025’te, yani İmamoğlu operasyonu artık son aşamasındayken, Hüseyin Gün’ün merhum arkadaşı Seher Alaçam’ın oğlu Ümit Deniz Alaçam, 112’yi arıyor. “Hüseyin Gün casus” diyor. Dört gün sonra oğul Alaçam Emniyet’e gidiyor, anlatıyor, bu arada Hüseyin Gün’ün evindeki elektronik cihazları, not defterlerini falan da toplayıp teslim ediyor.

Üç buçuk ay sonra, 17 Haziran’da Hüseyin Gün hakkında yakalama kararı çıkartılıyor. Gün, 30 Haziran’da yakalanıyor.

3 Temmuz’da Emniyet’te ifade veriyor. Polis, Gün’ün önüne, Alaçam’ın teslim ettiği cihaz ve defterlerden çıkan fotoğraf ve belgeleri seriyor, sorular soruyor. 128 sayfalık ifadenin 34 ve 35’inci sayfalarında iki adet belge var. Biri, “ÇOK GİZLİ - HASSAS” ibareli ve “Kara Hücre (BC) Haftalık Operasyonel Raporu - 17 Haziran 2017-05 Mayıs 2017” başlığını taşıyor. Diğeri “İkinci Faz Listesi (Bilgi Notu - Hassas) - Haziran 2017” başlığını taşıyor.

Bu belgelerin, Kara Hücre (Black Cell - BC) isimli bir yapılanmaya ait olduğu, bu yapılanmanın da 15 Temmuz sonrası İngiltere ve ABD’de Gülen Cemaati’ne karşı Türkiye’nin tezlerini savunmak, Cemaat’in para kaynaklarını engellemek üzere iki ülkenin hükümetleri ve finansal kurumlarıyla görüşmeler yürütmek ve bunları Türkiye devletiyle koordinasyon içinde yapmak olduğu anlaşılıyor.

Ne yapıyor bu istihbarat yapılanması?

Ne var belgelerde?

Nisan-Mayıs tarihli olan, Kara Hücre’nin İngiltere’deki faaliyetlerine dair bir rapor. Buna göre bu yapılanma, Kraliçe’nin özel kalem müdürü Cristopher Geidt’le görüşüp Erdoğan’ın Londra’ya davet edilmesini istiyor, İngiliz Başbakanlık Ofisi’yle görüşüp hem yine ziyareti gündeme getiriyor hem de elektronik harp ve siber güvenlik alanlarında “Almanya’nın Türkiye’ye vermediği ürünleri Türkiye’ye vermeye” ikna ediyor, İngiliz devletinin Türkiye politikalarına dair rapor hazırlayıp Ankara’ya göndereceğini söylüyor, Gülencilere karşı hazırladığı bir raporu İngiltere’nin Vakıflar Komisyonu’na sunuyor ve bu ihbar mektubunun İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Ulusal Kriminal Ajansı ve İngiliz MASAK’ına da verilmesi için lobi faaliyeti yürütüyor.

Haziran tarihli olan raporda, önceki raporda bahsedilen ihbar mektubunun ilgili bakanlık ve kurumlara iletilmesinde İngiliz devletinin ikna edildiği belirtilip, “İngiliz mahkemeleri devreye sokulacak” deniliyor. Türkiye ve İngiltere’nin “terör karşıtı işbirliği” için mevcut protokollerin kullanılması tavsiye ediliyor, artı, “bu konuda Türkiye’nin resmi olarak İngiliz Dışişleri’ne göndermesi gereken (deliller dahil) mektup hazırlanmıştır ve SUBLIME’dan gerekli emir ve direktifleri bekliyoruz” diye not düşülüyor. Delillerin, Gülencilerin İngiltere’deki dernek ve vakıflarının aslında Türkiye karşıtı propaganda faaliyetinden ibaret kaldığının savunulması olduğu anlaşılıyor. Kara Hücre siber uzmanlarının Gülencilerin iç iletişim çemberine sızdığı belirtiliyor. Ayrıca Cemaat’in para akışına müdahale etmek için bir İngiliz bankasıyla görüşüldüğü ve bankanın ikna edildiği söyleniyor, bu arada, Türkiye’de MASAK’ın “şu aşamada kurum olarak FETÖ’den net olarak temizlenmiş olmadığı” not ediliyor.

O 'çok gizli' belgeleri kim kaleme aldı?

Şimdi bir es verelim ve bu belgelere dair kimi gözlem ve tespitleri dile getirelim.

Öncelikle, iki husustan dolayı, bu belgeleri bizzat Hüseyin Gün’ün yazdığı anlaşılıyor. İlki, belgelerde kullanılan “Sublime” ifadesi. “Yüce, ulu” anlamına gelen ve Türkiye kökenli resmi veya özel bir istihbarat grubunun hiçbir zaman kullanmayacağı bu sıfatı Hüseyin Gün, kendi kişisel yazışmalarında hep Erdoğan’ı kastederek kullanıyor. İkincisi, kendi mesleğimiz olan editörlükten gelen bir alışkanlıkla, bu iki belgedeki anlatım ve üslubun, ayrıca yazım hatalarının, Hüseyin Gün’e ait olduğu belirtilen, yıllara yayılmış diğer yazılarla uyumu gözümüze çarpıyor.

Hüseyin Gün, böyle bir faaliyetin parçası olabilecek niteliklere sahip biri mi? Evet. Eski MI6 Şefi Richard Moore gibi istihbarat ve diplomasi dünyasından çok sayıda isimle irtibatlı olması bir yana, bizzat Türkiye’deki iktidar Gün’ün bu nitelikte biri olduğunu düşünüyor. Zira AKP iktidarı, 2010’lu yılların ilk yarısında çeşitli vesilelerle Gün’den yardım istiyor. Zaten Hüseyin Gün’ün zengin olduğu ve İngiltere’deki Muhafazakar Parti’nin en büyük bağışçılarından biri olarak etkili bir isim olduğu biliniyor. Türkiye’den bir heyetin İngiltere’deki görüşmeleri için destek gerekiyor, Gün devreye sokuluyor. 17-25 Aralık sonrası “Fuat Avni” isimli sosyal medya hesabını kimin kullandığı bulunamayınca AKP’li Mehmet Sekmen Hüseyin Gün’den yardım istiyor, Gün gelip Türkiye’de Emniyet’te sunum yapıyor.

Devlet için çalıştı mı, sülük gibi yapıştı mı?

Öte yandan, başka bir gözlemde de bulunmak gerekiyor: Bu belgelerde yazılanların ne kadar gerçek olduğu da, içerikte muhatap olarak Türkiye devleti alınsa dahi devletin muhatap alıp almadığı ve ne ölçüde bir etkileşime girdiği de soru işareti. Örneğin, belgede Kara Hücre’nin Londra’yı “Erdoğan’ı 8 Haziran’daki genel seçimden sonra davet etmeye” ikna ettiği belirtilse de, o yıl öyle bir ziyaret olmadı. Erdoğan, Theresa May’in yanına bir yıl sonra, Mayıs 2018’de gitti.

Belki başka komplikasyon doğmuş, ikna olanlar fikir değiştirmiştir, kim bilir…

Belki de, Hüseyin Gün, Kara Hücre’nin faaliyetlerini epey bir ballandırarak anlatıyordur. Çünkü bu belgelerden Türkiye devletiyle yürüyen bir ilişki olduğu değil, aslında ilişki kurma arzusu olduğu anlaşılıyor. Gün, iş kapmak için kendisini ve geçmişini abartmayı seviyor. 2019 Ağustos-Eylül aylarında İBB’nin “süper uygulama” projesini almak için yaptığı sunum karşısında İBB çalışanlarının “atıp tutuyor” izlenimi edinmesi, bu seçeneği güçlendiriyor.

Belki Gün devletle istihbarat macerasına atılmak için bunca uğraşırken, tıpkı İBB’deki sunumundan sonra Necati Özkan’ın dediği gibi, devlette birileri de “sülük gibi yapıştı adam” demiş, bir an önce kurtulma çabasına girişmiştir, kim bilir…

Bir diğer tespit, tutanaktan Emniyet’in kaleminden çıkıyor. Emniyet sorgusunda bu belgelerle ilgili şu ifadeye yer veriliyor:

“FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü kapsamında Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca tanzim edildiği değerlendirilen ‘Hassas ve Çok Gizli’ olarak belirtilen belge/dokümanlara ilişkin fotoğraflar aşağıda gösterilmiştir.”

Kolluk, belgelerin devlete ait olduğunu varsayıyor. Not ediyoruz, aşağıda niye önemli olduğunu açacağız.

'Aptal ve amatör' lobiciyle rekabet

Son bir gözlemde daha bulunmamız gerek. Kara Hücre’nin gerçekliği, faaliyetleri ve ilişkilerine dair soru işaretlerini kaydetmiş olsak da, Gün’ün İngiltere ve ABD’de Gülencilerle mücadele konusunda o yıllarda belirli bir istikrar ve odaklanmayla çalıştığına dair başka veriler de var elimizde.

Tutanakta 53’üncü sayfadan itibaren, başlığı olmasa da yine Kara Hücre kapsamında tutulduğu anlaşılan bir diğer nota yer veriliyor. Bu not, Türk-Amerikan İş Konseyi Başkanı Ekim Alptekin’le ilgili.

“Bizim hazırladığımız yazının boşa çıkmasına sebep olan Ekim Alptekin aptal ve amatörce kendi başına buyruk hareketinin ortaya çıkardığı Anti-Tayyip Anti-Türkiye yazı linklerin bazıları” şeklindeki berbat Türkçe ifadenin ardından Trump’ın askeri danışmanı olan ve Gülen konusunda Türkiye pozisyonunu savunan eski general Michael Flynn’in aslında bir Hollanda şirketinden para alarak AKP iktidarı için lobicilik yaptığını aktaran bir makalenin ve Flynn’in yazdığı Gülen karşıtı bir yazıyı eleştiren bir diğer makalenin bağlantıları veriliyor.

Belgede Flynn’in Türkiye’yi savunan makalesi için “bizim hazırladığımız” deniliyor ve Alptekin kendisini parlatmak uğruna Erdoğan’a ve devlete zarar vermekle suçlanıyor (yazım hataları belgeye ait):

“Ekim Alptekin’in kendini Türkiye’de parlatması ve başarılı birşey yapmış gibi hareket etmesi etik olmamakla birlikte gerçeği yansıtmamaktadır. Hatta düpedüz yalan söylemektedir.

Bizim yaptığımız işin kredisini Aydın Doğan medya vasıtasıyla Ekim Alptekin (Mehmet Ali Yalçındağ ile koordinasyon içinde) kendi kendini parlattı ama bizim hazırladığımız General’in yazısını çöpe attırtıkmakla kalmadı Sn. Cumhurbaşkanına ve devlete büyük zararı oldu. Kendi çıkarlarını devletin çıkarları öne koyup amatörce davranıp bizim operasyonu negatif şekilde etkiledi şimdi ise General Flynn’in yazdığı yazının kendisiyle alakası olmadığını söyledi.”

Gün’e ait denilen diğer notlar da incelendiğinde, şöyle bir siyasi kestirimde bulunabiliyoruz. Hüseyin Gün, Obama-Clinton hükümetine yakın olduğunu söylediği Alptekin’e hiç güvenmiyor ve bununla rekabet halinde, kendisiyse Trump hükümetini tutuyor ve burayla ilişkiler geliştirmeye çalışıyor.

Bu arada, ufak bir parantez açalım. Ekim Alptekin, tam o dönemde Flynn’e Türkiye devleti adına para verdiği suçlamasıyla yargılanıp mahkum oldu, geçen sonbaharda Trump’ın Flynn’e özel affıyla davadan kurtuldu. İlginç tesadüf, T24’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği mülakat tam da Casusluk Davası iddianamesinin çıkmasından dört gün sonra yayımlandı. Yazıyı uzatmamak pahasına girmeyelim, fakat tam da bu konuların konuşulduğu mülakat epey ilginç bilgi ve veriler içeriyor. Ama, maalesef, o sırada kimse gündeme getirmediği için, Alptekin’e Hüseyin Gün ve Kara Hücre meselesi sorulmuyor.

Savcılığa getirilince Kara Hücre unutuluyor

Hüseyin Gün’ün 3 Temmuz’da Emniyet’te verdiği ifadede, Kara Hücre’ye dair bunlar vardı. Gün, Emniyet ifadesinde pek konuşmadı, sorulara dair genelde bilgisi olmadığını veya kişileri tanımadığını söyledi.

Önceki yazımızda siyasi bağlamını ve diğer tetikleyen gelişmeleri anlattığımız üzere, Temmuz’daki ifadeden Merdan Yanardağ’ın gözaltına alındığı Ekim sonuna kadar MİT’ten alınan bilgilerle birlikte Gürlek ve ekibi yeni bir yola giriyor ve Gün’ü İmamoğlu’na bağlamaya karar veriyor.

Ekim ayındaki savcılık sorgusunda da, Gürlek ve ekibinin el altından yandaş basına sızdırdığı bilgi notlarında da Hüseyin Gün’ün “FETÖ iltisaklı” olduğu imaları yine tekrar ediliyor, fakat ne hikmetse, tam 262 sayfalık ifade tutanağında Kara Hücre’ye ve o “çok gizli ve hassas” belgelere dair tek bir soru sorulmuyor!

Elde sanık var, yabancı ülkelerin casusu deniliyor, üstüne Gülenci olduğu öne sürülüyor, ama adamın bizzat Cemaat konusunda yabancı devletlerle görüşmelerin içeriklerini gösteren “çok gizli” belgeleri sormaya lüzum görülmüyor.

Çok gizli yapılanma iddianamede öylesine zikrediliyor

Ve fakat, 4 Şubat’ta iddianame çıktığında ne gördük? Kara Hücre meselesi iddianameye alınmış, fakat sanki Hüseyin Gün’ün “Cemaat için faaliyet yürüttüğünün kanıtı” gibi anlatılmış!

İddianamenin 20 ve 21’inci sayfalarında yukarıda bahsettiğimiz iki belgeye yer veriliyor, ardından şu ifadeler kullanılıyor:

“Black Cell (Kara Hücre) olarak belirtilen oluşumun Sublime ad/kod şahıstan alınan talimatlar doğrultusunda FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü faaliyetleri kapsamında çalışmalar gerçekleştirdiği, bu çalışmalar ile alakalı Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere ülkeleri üst düzey yöneticileri ile görüşme gerçekleştirdikleri, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere ülkelerinin Türkiye hakkındaki görüşleri hususunda istihbari bilgi topladıkları belirtilmekle, bahse konu belgelerin ‘Çok Gizli, Hassas’ olarak nitelendirildiği ve herhangi bir kişi yada kuruluşun ulaşamayacağı bilgi ve belgeler olduğunun tespit edildiği…”

Siyasi niyetler falan bir yana bırakılırsa, bu paragrafın altında imzası olan savcıların, mesleki yetersizlikten dolayı görevden alınmaları gerekir.

Bir, koca casusluk davası var, adam uluslararası ajan, “Sublime” diye birinden talimatlar alıyor, devletin savcısı zahmet edip kimdir bu “yüce” diye araştırmıyor, savcılığa çağırdığı adama sormuyor, bu kadar hassas bir bilgi umrunda bile olmuyor. Tabii, “Sublime”ın Erdoğan olduğu biliniyor, ama işte, maksat gerçekleri ortaya koymak değil bir anlatı yaratmak olunca, savcı gibi değil propagandacı gibi yazılıyor.

İki, “FETÖ faaliyetleri kapsamında çalışmalar” gibi yusyuvarlak bir ifade kullanılıp çalışmanın ne olduğu söylenmiyor, oysa bütün içerikle Cemaat’le mücadeleyi anlatıyor, Savcılar olur da soran olursa “o kapsamda işte, örgüt faaliyeti demedik ki” diye işin içinden çıkıvermenin yolunu yapıyor.

Üç, belgeler için “çok gizli, hassas olarak nitelendirildikleri” deniliyor, öyle sıradan kişinin de ulaşamayacağı vurgulanıyor, ama doğrudan devletin güvenliğiyle alakalı bu belgelerin kaynağı nedir, nasıl ulaşılmıştır, “çok gizli” olarak niteleyen kimdir, zahmet edilip araştırılmıyor.

Savcılık, Kara Hücre belgeleri için 'devlet belgesi' diyor

Ve, dört. İddianamede, Emniyet’teki sorgu sırasında kullanılan ve yukarıda not ettiğimiz ifade aynen kayda geçiriliyor:

Şüpheliden ele geçirilen Mac book air 2018 etiketli usb bellek üzerinde gerçekleştirilen incelemelerde;
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü kapsamında Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca tanzim edildiği değerlendirilen "Hassas ve Çok Gizli" olarak belirtilen belge/dökümanlara ilişkin fotoğraflar bulunduğunun tespit edildiği…

Şimdi…

Emniyet’teki ilk sorgu sırasında kolluk, tepesinde “çok gizli” yazdığı için belgenin “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edildiği” değerlendirmesinde bulunabilir. Fakat Temmuz’dan Ekim’e kadar Savcılık, bu dosyadaki hususlara dair doğrudan MİT’ten bilgi alıyor. Dolayısıyla, bu belgelerin de devlete ait olup olmadığını sorduğunu varsaymak gerekiyor.

Sonuçta, Savcılık, “Kara Hücre” denilen yapılanmaya ait olan ve dikkatli bir okurun daha ilk bakışta Hüseyin Gün tarafından kaleme alındığı anlaşılan belgeleri, “asrın davası” kapsamındaki bu müthiş ciddi araştırma sonucu kaleme aldığı iddianamede “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edilen” olarak kayda geçirmiş durumda.

Bu mesele sorgulanmalı

Artık yalnızca duruşmalarda da değil, doğrudan Meclis’te bu yapılanmanın aslının astarının sorgulanması gerekiyor.

Savcılık “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edilen” dediğine göre, Hüseyin Gün ve Kara Hücre’nin bir “devlet yapılanması” olduğu sonucunun çıkması göz önünde bulundurularak, temel suçlamalardan birinin “FETÖ’yle iltisak” olduğu davada, Gün’ün ve Kara Hücre’nin “FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü faaliyetleri kapsamındaki çalışmaları”nın ne olduğunun gündeme getirilmesi gerekiyor.

Yanıt alınacağı için değil, yanıt bulunacağı için…

Savcılık, herhalde, duymazdan gelecektir.

Aslında “Yahu kardeşim, iddianamenin bir kısmını yapay zekaya hazırlattık zaten, ibareyi kaldırmayı unuttuğumuz için de yakalandık biliyorsunuz, aceleye geldi, o ifadeyi Emniyet tutanağından aynen kopyalayıvermişiz işte” diye çok güçlü bir savunma yapabilir.

Ama bu defa, bir kez daha, bu iddianamenin altında imzası olan savcıların, mesleki yetersizlikten dolayı görevden alınmaları gerekir.

Elbette bu olmayacak.

Çünkü, karşımızdaki iddianame “mesleki” değil, siyasi.

Ve birdenbire kucaklarında buldukları Hüseyin Gün’ü tüm bu operasyona yamama çabaları, davanın temelden çökmesindeki en kritik unsurlardan biri olacak. (YİĞİT GÜNAY - SOL.ORG)

Blogger tarafından desteklenmektedir.