Sendikal çürüme ve yeni sınıf hareketi ihtiyacı

Bugün ihtiyaç duyulan şey, işçi sınıfının toplumsal bir sınıf olarak birliğini esas alan yeni bir örgütlenme modelidir. Bu model yalnızca klasik sanayi işçilerini değil, toplumun bütün emekçi kesimlerini kapsamalıdır. Akademisyenlerden sağlık emekçilerine, bilişim işçilerinden işsizlere, emeklilerden ev kadınlarına kadar kapitalist sistemin sömürdüğü bütün kesimleri aynı sınıfsal mücadele ekseninde birleştirebilecek yeni bir merkez yaratılmalıdır.


Doruk Madencilik işçilerinin eylemine sendikaların yeterli desteği vermemesi, özellikle de DİSK Genel Merkezi’nin sessiz kalması, kamuoyunda sendikaların bugünkü rolü ve işlevi üzerine tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Günlerce direnen, hakları için mücadele eden madencilerin karşısında sendikal merkezlerin büyük ölçüde etkisiz ve edilgen bir çizgide kalması yalnızca anlık bir tutum sorunu değildir. Ortaya çıkan tablo, Türkiye’de sendikal hareketin uzun süredir yaşadığı tarihsel, siyasal ve örgütsel krizin dışavurumudur. Çünkü bugün işçi sınıfı ağır bir ekonomik yıkım, güvencesizlik, düşük ücret ve örgütsüzleştirme saldırısıyla karşı karşıyayken; sendikal yapıların önemli bir bölümü sınıfın mücadele örgütleri olmaktan giderek uzaklaşmış, düzen sınırları içine sıkışmış, kurumsal konumlarını ve koltuklarını koruyan bürokratik yapılara dönüşmüştür.

Bugün sendikaların önemli bir kısmı sarı ve işbirlikçi bir karakter taşımaktadır. İşçi sınıfının öfkesini örgütlemek yerine denetlemeyi, mücadeleyi büyütmek yerine sınırlandırmayı, sınıfın bağımsız siyasal hattını geliştirmek yerine düzen içi denge politikalarına eklemlenmeyi tercih etmektedirler. Grevlerin yasaklandığı, toplu sözleşme süreçlerinin fiilen işlevsiz hale getirildiği, işçilerin en temel hak arama girişimlerinin polis ve mahkeme mekanizmalarıyla bastırıldığı bir dönemde sendikal merkezlerin büyük kısmı sessizdir. Daha da önemlisi, bu sessizlik tesadüfi değil, sendikal bürokrasinin düzenle kurduğu uyum ilişkisinin ve mevcut konumunu koruma eğiliminin sonucudur. Çünkü sendikal bürokrasi zaman içerisinde işçi sınıfından kopmuş, kendi ayrıcalıklarını koruyan bir ara katmana dönüşmüştür. İşçi sınıfının gerçek mücadele dinamikleriyle bağlarını yitiren bu yapıların önemli bir kısmı artık sınıf hareketinin önünü açan değil, onu denetleyen mekanizmalar haline gelmiştir.

Yönetim değil, örgütlenme krizi

Ancak yaşanılan sendikal kriz yalnızca sendika yönetimlerinin işbirlikçi karakteriyle açıklanamaz. Bugün bütün sendikaların başına en samimi devrimciler getirilse bile mevcut sendikal yapıların işçi sınıfının tamamını kapsaması artık mümkün değildir. Çünkü mevcut sendikal model büyük ölçüde Fordist üretim tarzının koşullarına göre şekillenmiştir. Yani aynı fabrikada, aynı işkolunda, uzun süreli ve görece homojen işçi topluluklarının bulunduğu tarihsel dönemin örgütlenme modelidir. Oysa kapitalizm son kırk yılda üretim süreçlerini köklü biçimde değiştirmiştir. Parçalanmış üretim ağları, taşeron sistemleri, platform ekonomileri, esnek çalışma biçimleri, ev eksenli çalışma, bilişim sektörü, hizmet sektörü ve güvencesiz emek biçimleri işçi sınıfının yapısını değiştirmiştir. Dün küçük burjuva ya da orta sınıf olarak tanımlanan pek çok meslek grubu bugün hızla işçileşmiştir. Doktorlar, mühendisler, avukatlar, akademisyenler, bilişim emekçileri ve çalışanlar artık emek gücünü satarak yaşayan ücretli emekçilerdir. Kapitalizm toplumun çok daha geniş kesimlerini proleterleştirirken, eski tip sendikal yapılar bu yeni sınıfsal gerçekliğe cevap verememektedir.

Bu nedenle bugün yaşanan kriz yalnızca bir “sendika yönetimi krizi” değil, aynı zamanda tarihsel bir örgütlenme krizidir. İşçi sınıfının değişen yapısına rağmen sendikal hareket büyük ölçüde eski kalıplar içinde düşünmeye devam etmektedir. Oysa günümüz kapitalizmi parçalı üretim biçimleriyle işçi sınıfını yalnızca ekonomik olarak değil, örgütsel ve ideolojik olarak da bölmektedir. “Gri yaka”, “prekarya”, “yeni orta sınıf” gibi kavramlar da bu bölünmeyi derinleştiren ideolojik araçlar olarak kullanılmaktadır. Bu kavramların temel işlevi, emek gücünü satarak yaşayan milyonlarca insanın ortak sınıfsal karakterini görünmez hale getirmektir. Oysa işçi sınıfı üretim araçlarına sahip olmayan ve yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmak zorunda olan herkesin oluşturduğu toplumsal bir sınıftır. Bilişim emekçisi de kuryeler de plaza çalışanları da doktorlar da işsizler de emekliler de kapitalist sömürü düzeninin farklı biçimlerde kuşattığı emekçi kesimlerdir. İşçi sınıfını parçalayarak tarif eden her yaklaşım sınıfın ortak mücadele zeminini zayıflatmaktadır. Bu nedenle farklı sektörlerde, farklı çalışma biçimleri içinde ve farklı toplumsal konumlarda bulunan bütün emekçi kesimlerin ortak sınıfsal çıkarlar temelinde birleşmesi ve ortak bir mücadele zemini etrafında buluşturulması tarihsel bir zorunluluk haline gelmiştir.

Bugün Türkiye’de işçi sınıfına yönelik saldırılar yalnızca ücretlerin düşürülmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda tarihsel hakların tasfiye edilmesi hedeflenmektedir. Kıdem tazminatı hakkı, örgütlenme hakkı, grev hakkı, sosyal güvenlik hakları ve kamusal kazanımlar sistematik biçimde hedef alınmaktadır. İşçi sınıfı yeni haklar kazanamamakla kalmıyor, geçmiş mücadelelerle elde ettiği mevzileri de kaybetmektedir. Ancak mevcut sendikal yapıların önemli bir bölümü bu kapsamlı saldırıyı sınıfın ortak ve siyasal bir sorunu olarak ele almak yerine, dar toplu sözleşme süreçlerine sıkışan sınırlı bir sendikal faaliyet yürütmektedir. Bu durum sendikal hareketin mücadele kapasitesini zayıflatırken, işçi sınıfının geniş kesimlerini örgütsüz ve savunmasız bırakmaktadır. Oysa kapitalizm kriz dönemlerinde yalnızca yeni sömürü alanları yaratmaz; geçmiş mücadelelerle kazanılmış hakları da geri almaya yönelir. Bu nedenle sendikal mücadelenin yalnızca ekonomik pazarlık düzeyine indirgenmesi, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını savunmasını da giderek zorlaştırmaktadır.

Ücret mücadelesi ve siyasal mücadele

İşçi sınıfının tarihsel deneyimi göstermektedir ki ücret mücadelesi ile siyasal mücadele birbirinden koparılamaz. Güncel ekonomik sorunlardan yola çıkan mücadele, daha geniş bir toplumsal ve siyasal perspektifle birleşmediği sürece düzen sınırları içine hapsedilir. Bugün işçi sınıfının yaşadığı düşük ücret, iş cinayetleri, güvencesizlik, işsizlik, borçluluk ve geleceksizlik gibi sorunların tamamı kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan sonuçlarıdır. Bu nedenle sendikal hareket yalnızca ücret pazarlığı yapan teknik bir mekanizma gibi davranamaz. Çünkü işçi sınıfının karşısındaki güç yalnızca tek tek patronlar değil; devlet aygıtı, sermaye sınıfı ve onların bütün kurumsal ve ideolojik mekanizmalarıdır. Grev yasakları, polis müdahaleleri, yargı baskısı ve sendikal örgütlenmenin önüne çıkarılan engeller bunun açık göstergeleridir. Bu nedenle sendikal mücadelenin yeniden sınıfsal ve siyasal bir içerik kazanması, işçi sınıfının ortak çıkarlarını savunan daha birleşik ve mücadeleci bir zeminde yeniden kurulması gerekmektedir.

Sarı ve işbirlikçi sendikal anlayışlara karşı mücadele edilmeli; ancak mücadele yalnızca mevcut sendikal merkezlerin eleştirisiyle sınırlı kalmamalıdır. İşçi sınıfının bugünkü parçalı yapısına cevap verebilecek yeni mücadele ve örgütlenme biçimlerinin yaratılması gerekir. Bu yeni model mevcut sendikaları tümüyle reddeden değil, onların mücadeleci unsurlarını kapsayan ama aynı zamanda onları aşan bir hatta kurulmalıdır. İşçi sınıfının tarih sahnesine çıktığı günden bugüne kadar geliştirdiği bütün mücadele ve örgütlenme deneyimleri yeniden değerlendirilmelidir. Paris Komünü’nden Sovyetlere, fabrika komitelerinden işçi konseylerine, mahalle örgütlenmelerinden grev komitelerine, dayanışma ağlarından sektörel platformlara kadar tarihsel ve güncel mücadele deneyimleri günümüz koşullarına uyarlanmalıdır. Çünkü yeni dönem yalnızca yeni sloganlar değil, yeni örgütlenme biçimleri de gerektirmektedir.

Son yıllarda ortaya çıkan bazı mücadele deneyimleri bu açıdan önemli işaretler vermektedir. Bağımsız Maden-İş, Nakliyat-İş, DGD-SEN, İnşaat-İş gibi mücadeleci sendikaların fiili-meşru mücadele çizgisi; Birleşik Metal-İş’in grev yasaklarına karşı geliştirdiği direnç, yeni tip bir sınıf sendikacılığının imkanlarını göstermektedir. Bu örnekler yalnızca toplu sözleşme süreçlerine sıkışmayan, fiili mücadeleyi esas alan, işçilerin doğrudan katılımını öne çıkaran bir hattın mümkün olduğunu göstermektedir. Çünkü bugünün koşullarında yalnızca yasal sınırlar içinde kalan bir sendikal anlayış işçi sınıfını savunamaz. Sermaye sınıfı yasaları kendi çıkarlarına göre düzenlerken işçi sınıfının yalnızca hukuki mekanizmalara güvenmesi mücadeleyi felç eder. Bu nedenle meşru ve fiili mücadele hattı yeniden güçlendirilmelidir.

Sendikal odak ihtiyacı

Bugün karşı karşıya olduğumuz en temel ve en önemli sorun, işçi sınıfının sorunlarını çözebilecek mücadeleci ve merkezi bir sendikal odağın bulunmamasıdır. DİSK tarihsel olarak sınıf sendikacılığı geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olmuş olsa da artık kuruluş ruhundan ve ilkelerinden ciddi biçimde uzaklaşmıştır. Sorun yalnızca yönetimsel tercihler değildir. Hem sendikal yapının tarihsel sınırları hem de merkezde hakim hale gelen anlayış DİSK’in eski tarihsel rolünü oynamasını engellemektedir. Bu nedenle mesele yalnızca mevcut merkezleri “düzeltmek” değil, yeni bir mücadele merkezi yaratmaktır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, işçi sınıfının toplumsal bir sınıf olarak birliğini esas alan yeni bir örgütlenme modelidir. Bu model yalnızca klasik sanayi işçilerini değil, toplumun bütün emekçi kesimlerini kapsamalıdır. Akademisyenlerden sağlık emekçilerine, bilişim işçilerinden işsizlere, emeklilerden ev kadınlarına kadar kapitalist sistemin sömürdüğü bütün kesimleri aynı sınıfsal mücadele ekseninde birleştirebilecek yeni bir merkez yaratılmalıdır. Kamu-özel ayrımını aşan, parçalanmış işkollarını ortak bir sınıf perspektifinde buluşturan, ekonomik mücadele ile politik mücadeleyi birleştiren bir örgütlenme modeli artık tarihsel bir zorunluluktur.

Çünkü kapitalizm yalnızca fabrikalarda değil, hayatın tamamında sömürü üretmektedir. Bu nedenle işçi sınıfının mücadelesi de yalnızca işyerleriyle sınırlı kalamaz. Barınma, sağlık, eğitim, ulaşım, kadın emeği, gençlik, emeklilik ve işsizlik gibi bütün toplumsal sorunlar sınıf mücadelesinin parçasıdır. İşçi sınıfının yeniden tarih sahnesine güçlü biçimde çıkışı ancak bu bütünlüklü mücadele perspektifiyle mümkün olacaktır. Aksi halde sendikal hareket giderek daha fazla daralacak, bürokratikleşecek ve sınıfın gerçek ihtiyaçlarından kopacaktır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca yeni bir sendikal söylem değil, yeni bir tarihsel yönelimdir. İşçi sınıfı yeniden kendi bağımsız siyasal hattını kurmadan, ekonomik mücadeleyi toplumsal kurtuluş perspektifiyle birleştirmeden ve yeni örgütlenme biçimlerini yaratmadan mevcut kriz aşılmaz. İşçi sınıfının kurtuluşu yalnızca daha yüksek ücretler değil, sömürü düzeninin aşılması mücadelesidir. Bu mücadele ise geçmişin deneyimlerinden öğrenen ama geleceğin örgütlenme biçimlerini yaratabilen devrimci bir sınıf hareketini zorunlu kılmaktadır. (KEMAL PARLAK - SENDİKA.ORG)

Blogger tarafından desteklenmektedir.