Faşizme Karşı Omuz Omuza Adalet Yürüyüşü… (GÜN ZİLELİ)
“Her neyse, bu yazdıklarım, o meydanda aşırı taraftar
birileri farklı slogan atmamızı “provokasyon” olarak nitelendirse de, “faşizme
karşı omuz omuza” olduğumuz dostlarımıza yönelik eleştirilerdir. Eleştiri yoksa
gerçek dostluk da yoktur!”
15 Temmuz 2016 darbesinin ardından AKP, faşizmi
kurumsallaştırma yönünde önemli adımlar attı. Faşizm, baskıdan çok
kurumsallaşma demektir. Polis, ordu ve yargı faşist bir diktatörlük için ele
geçirilip düzen altına alınmadan faşizm kurulmuş sayılamaz.
AKP, son bir yılda bu yolda epey ilerleme kat etti.
Özellikle, ele geçirdiği yargı organları ve üniversite yönetimleri
aracılığıyla, toplumsal muhalefetin entelektüel gücünü oluşturan akademisyenler
ve gazeteciler ağır bir baskı altına alındılar. Sıra HDP milletvekillerinden
sonra CHP milletvekillerine, hatta belki de Kılıçdaroğlu’na gelmişti. Kısacası
bıçak kemiğe dayandı, hatta ucu kemikten içeri girdi bile. CHP milletvekili,
gazeteci Enis Berberoğlu’nun, MİT tırlarıyla ilgili haber dolayısıyla 25 yıla
mahkûm edilip tutuklanması, olayın sadece görünürdeki kısmı. Artık doğrudan
doğruya CHP yönetimi faşizmin tehdidi altındadır ve AKP girdiği bu yolda yeni
hamleler yaparak tam anlamıyla kapalı bir rejime doğru ilerlemek zorundadır.
Kılıçdaroğlu ve CHP yönetiminin, mücadeleyi, artık
kilitlenmiş ve hiçbir sonuç alınma şansı kalmamış parlamentodan alıp halkın
katılımına ve sokağa yayması çok doğru bir davranıştı. CHP, uzun yıllardan beri
ilk kez özgürlük rüzgârıyla yelkenlerini doldurarak niteliksel bir değişime yol
açtı. Aynı zamanda AKP’nin yıllardır kullandığı “demokrasi” ve “halkın oyu”
demagojisine de son vermiş oldu.
Bu, AKP diktatörlüğüne karşı Gezi’yle başlayan “özgürlük
koşusu”nun yeni bir etabıydı. 2013’te Gezi’yle başlayan “koşu”, 7 Haziran 2015
seçimleriyle bir aşamaya ulaşmış ve AKP 13 yıldır ilk kez parlamentodaki
çoğunluğunu kaybetmiş; daha sonra 16 Nisan referandumunda “HAYIR” kampanyasıyla
yeni bir etaba girilmiş ve hemen ardından da Adalet Yürüyüşü’yle bu etap
yükselerek devam etmiştir. Elbette mücadelenin her aşaması hem birbiriyle
bağlantılıdır, hem de kendine özgü özelliklere sahiptir. Birini diğerine
benzetmek, örneğin Adalet Yürüyüşü’nde Gezi’yi aramak ya da bunu göremeyince
tukaka ilan etmek yanlıştır.
Adalet Yürüyüşü’nün Sınıfsal Konumu
Bu başlık altında, sabahın 9’undan akşamın 7’sine kadar,
yaklaşık 10 saat boyunca yaptığım gözlemleri sıralamaya çalışacağım. Öncelikle,
fotoğraflarda görünen, alandaki o muazzam kalabalık, mitinge giden kitlenin
yaklaşık olarak ancak dörtte biridir. Çünkü kitlenin büyük kısmı alana girmeye
bile fırsat bulamadı. Ben bir arkadaşla telefonla saat 18.00 sıralarında
konuştuğumda yukarıdaki Maltepe minibüs yolunun bile hınca hınç insan dolu
olduğunu ve insanların yol aralarından aşağıya, sahildeki miting alanına inmeye
çalıştığını söylüyordu. Bu bakımdan İstanbul Valiliği’nin yaptığı 160 bin
tahmini sadece gülünçtür. Bir kere valiliğin katılım tahmini yapmak gibi bir
görevi yoktur, yapsa bile bu kadar yanlış bir tahmin valiliğin başka
konulardaki görüş ve tahminlerine ne kadar güvenilebileceğini ortaya koymaktan
başka bir şeye yaramaz. Kaldı ki, bu tür tahminler metrekareye düşen insan
sayısıyla yapılamaz. Bu tahmin sadece kurşun askerler için doğruya yaklaşır ama
kanlı canlı, bir noktada çakılıp kalmayan insan kalabalıkları açısından geçerli
değildir.
Hemen baştan söyleyeyim, oraya gelen en az 1 milyonluk
muazzam kitlenin Gezi’de gördüğümüz kitleyle çok az benzerliği vardı. Bir kere
Gezi kitlesi çok daha genç ve sınıfsal olarak daha üst orta kesimlerdendi. En
azından İstanbul ve Taksim açısından bunu söyleyebilirim. Dolayısıyla kültürel
olarak da daha gelişkin bir kesimdi. Dünkü katılımcıların ise en az yarısı
İstanbul dışından gelmişti. Gözlemleyebildiğim kadarıyla bu, Anadolu kasaba ve
şehirlerindeki seküler-CHP’li tabandı. Üst-orta Gezici kitleden oldukça farklı
olarak Anadolu’nun alt-orta kesimlerinden geliyorlardı. Çoğunlukla kadındı,
fakat bu kadınlar, giyimleriyle ve davranışlarıyla şehirlerde gördüğümüz
modern-seküler kadın kesiminden oldukça farklıydı. Anadolu’dan gelen bu kesim
emekçi kesimlere, hatta işçi sınıfına daha yakın bir görüntü veriyordu ve
CHP’nin geleneksel tabanının daha yayılmış, aşağıya doğru genişlemiş halini
temsil ediyor gibiydi. Katılımcıların yaş ortalaması oldukça yüksekti. Gençler,
orta yaşlı kadın ve erkeklerin içinde kaybolmuş gibiydiler. Katılımcıların
arasında başörtülü veya türbanlı kadınlara ilk kez bu kadar az rastladım. Sonuç
olarak, orada gördüğümüz bu kitle, olumlu ve olumsuz bütün özellikleriyle
birlikte, yükselen toplumsal muhalefetin geniş tabanını oluşturuyordu. Ersen
Olgaç’ın deyişiyle bu, “bir miting değil, dipten gelen bir dalgaydı”. Bence,
tahlil edilmeyi bekleyen, ortaya çıkmış yeni bir toplumsal olgu ile karşı
karşıyayız.
Daha emekçi bir kesimdi ve o ölçüde de kültürel olarak daha
şablonlara yatkındı. Türk bayrağına ve Atatürk’e özel bir antipatim olmamakla,
hatta bugün Kemalizmi de faşizme karşı önemli bir barikat olarak görmekle
birlikte insan bu kadar bayrakçı bir ortamda baygınlık geçirebilirdi. Tek
sloganları “hak, hukuk, adalet”ti, bu gayet doğaldı, çünkü yürüyüşün ana teması
buydu, fakat alternatif ya da farklı sloganlara pek hoş bakmıyorlardı. Nitekim,
iki kadın, “faşizme karşı omuz omuza” sloganı atan arkadaşlara, “o sloganı
atmayın, provokasyon olur” diye müdahale ettiler. Açlık grevindeki Nuriye Gülmen
ve Semih Özakça’ya ilişkin pankartlar ya da Gezi’de görmeye alışık olduğumuz
ekolojist slogan ya da pankartlar çok azdı. Hele HDP tabanı da katılmayınca bu
tür sloganlar iyice görünmez olmuştu.
HDP’nin Tutumu
Bu yürüyüş, katılmak konusunda titrek bir tutum almamış
olsaydı, HDP’nin kendini topluma anlatması açısından, 7 Haziran seçimlerinden
bile büyük bir şans olabilirdi. Ne yazık ki HDP yönetimi de, tabanı da bu
konuda, özellikle başlangıçta ikircimsiz bir tutum takınamadı. Geleneksel CHP karşıtlığı
veya CHP’ye karşı geçmişten gelen haklı kuşku ve kaygılar HDP’nin elini kolunu
bağladı. Hele bir de, nereden çıktığı belli olmayan “Edirne’ye yürüme” önerisi
kafaları iyice karıştırdı. En “ileri” öneriler, en atak teklifler her zaman iyi
sonuçlar vermez. Böyle bir öneri aslında CHP’yi “açığa düşürmeye” yönelik bir
tuzak izlenimi vermiştir. Edirne’ye yürümeyeceği belli olan adama, “Edirne’ye
yürü” diye ısrar etmek, aslında “yürümezsen bu yaptığın yürüyüşün de bir değeri
olmaz” demektir ve sonuç olarak, ne kadar sol gösterirse göstersin, bu tutum
AKP’nin ekmeğine yağ süreceği için sağ vurmak anlamına gelir. Nitekim
Selahattin Demirtaş, yürüyüşün sonlarına doğru, “Edirne’ye yürümenin” şart
olmadığını, yürüyüşün desteklenmesi gerektiğini açıklayarak doğru bir tutum
sergilemiştir.
Sonuçta HDP yönetimi, oldukça geç de olsa yürüyüşü
destekleme kararı alarak ve katılarak, Kılıçdaroğlu ile aynı fotoğraf karesinde
görünerek nihayet atılması gereken adımı atmıştır. Elbette Kılıçdaroğlu’nun bu
konuda bir hayli çekingen olduğu ve HDP’lilerle birlikte görüntü vermekten
kaçındığı bilinmektedir. Zaten neredeyse bir kilometre uzunluğundaki Türk
bayrağı abartması da CHP tarafından adeta bir “sineksavar” olarak
kullanılmıştır. Evet ama bu “sineksavar”dan kaçmaya ne gerek vardı ki? Tam
tersine, bu durumda daha fazla katılıp “sineksavar”ın hiç de etkili olmadığını
göstermek gerekmez miydi? HDP yönetimi katılma görüntüsü verdi ama gerisini
getirmedi. Her neyse, sonuçta hayat galip gelmiş ve ortak mücadelede yer alması
güç gözüken CHP ve HDP, kısa süre için de olsa bir ittifak içinde
gözükmüşlerdir. Bu kadarı bile önemlidir.
Geçerken, bu noktada HDP yönetiminden ayrı olarak, HDP
taraftarı gözüken oldukça kalabalık keskin ve konformist bir şehirli kitleyi de
ele alayım. Facebooktaki paylaşımlardan gördüğüm kadarıyla bu kesim bende,
aslında rahatını bozmak istemediği ve faşizme karşı göğüs göğse bir mücadeleden
kaçındığı için keskinliğe başvurduğu izlenimi yaratmıştır. Bir de eskiden
tanıdığımız “yetmez ama evetçi” liberal-sol kesim var. Onların da ikircimli bir
tutum içinde olduğu gözden kaçmıyordu. Bir yandan artık AKP’ye karşı direnmek
gerektiğini düşündükleri halde geleneksel CHP karşıtlığından kurtulamıyor,
diğer yandan da sağ-ulusalcıların saldırısı karşısında yürüyüşe sempati
duyuyorlardı. Bütün bu nedenlerle ortada sallanıp durmaktaydılar. Böyle bir
arkadaşa yolda rastladım. “Yürüyüşe katılacak mısın?” diye sordum. Aynen
yukarıda anlattığım ikircimli tutumu yansıttı ve katılmayı bir yandan
düşündüğünü ama “bayrakların altında yürümek istemediğini” belirtti. Ben de,
“bayrakların altına girip yürümeyeceksin ki. Bayrakla yürüyen yürüsün, sen de
bayraksız yürürsün” dedim. Kısacası bayrak fetişizmi de anti-fetişizmi de aynı
kapıya çıkıyordu. Bazıları bayrağı, bir sembol olmanın ötesinde “sinek kovucu”
niyetine kullanıyordu, doğru. Evet ama sen de oraya git ve sinek olmadığını
kanıtla!
Sağ-Ulusalcıların Tutumu
Gerçi ulusalcılık genelde sağ bir akımdır bence ama bir kere
daha sağ ve sol kesimlere ayrılmıştır. Sol kesim CHP’nin Adalet Yürüyüşü’nü
desteklemiş, Doğu Perinçek’in başını çektiği sağ-ulusalcılar ise Adalet
Yürüyüşü’nü neredeyse AKP’den bile daha keskin ifadelerle “Fetöcü” ve “PKK’cı”
ilan etmiştir. Sağ-ulusalcıların sözcüsü Doğu Perinçek, Ulusal Kanal’da kendi taraftarlarını
bile hayrete düşüren bir şekilde, bugünkü yargının “altın devrini” yaşadığını
söylemiştir. Taraftarlarını ikna edebilmek için muhayyel bir “vatan savaşı”
ilan eden Doğu Perinçek, AKP işbirlikçiliğini, bu “vatan savaşında” AKP’nin
“anti-emperyalist” safta olduğu türü safsatalara dayandırmıştır. Öte yandan,
bazı sağ-ulusalcılar da yine muhayyel bir “turuncu devrim”den söz etmeye
başlamış, hatta Kılıçdaroğlu’nun taşıdığı “Adalet” yazılı pankartın turuncu
renkte olduğunu ileri sürecek kadar akıl ve mantık yoksunu, paranoyakça
görüşler ileri sürmüşlerdir. Hadi, diyelim ki, Doğu Perinçek iktidar hırsı
nedeniyle aklını kaçırdı ve böyle saçma sapan şeyler söylemeye başladı, peki
aklı başında birisi olarak tanıdığım, bu tür zırvalıklara yüz vereceğine rüyamda
görsem inanmayacağım, Aydınlık yazarı,
eski Troçkist Yavuz Alogan’a ne demeli? Son yazısında üstelik rüzgârı
göğüsleyen lider figürü olarak Doğu Perinçek’i cilalamaya kalkıyordu. Sen elli
yıl boyunca en güzel sol teorik kitapları Türkçeye çevir, sonra da kalk, AKP’ye
yanlamış ve artık en yakınındakilerin bile köşe bucak kaçıp kendilerini
kurtarmaya çalıştığı birini rüzgâr göğüsleyen lider olarak öv! İnsan yaşadıkça
neler görüyor!
Eski İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, Türkiye Barolar
Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile ilgili olarak da birkaç söz etmek
istiyorum. Bu iki önde gelen hukukçu şahsiyet, özel olarak yürüyüşe karşı
olduklarını ve katılmayacaklarını açıklamışlardır. Gerekçeleri elbette “vatan,
millet, Sakarya”dan öteye gitmemiştir. Geçmiş dönemde AKP’ye karşı birer
hukukçu olarak kazandıkları prestiji bir çırpıda harcamışlardır.
Solun Tutumu
Toplamda solun tutumunun iyi olduğunu söyleyebiliriz. En
azından solun geneli sağ-ulusalcılar gibi bir tutum almadı ve yürüyüşün genel
yönelimini destekledi. Elbette CHP’nin kimi tutumlarını eleştirerek yaptı bunu
ki, bu eleştiri de gerekli bir şeydi. CHP de kendini dikensiz gül bahçesinde
zannetmesin!
Bir ara “Haziran Hareketi” ile birlikte yürüdüm. Yukarıda
sözünü ettiğim küçük bir slogan tartışmasından dolayı arkadaşlarla birlikte
“daha sol bir kesimi” özlemiştik doğrusu. Bu yüzden bir süre Haziran’cılarla
birlikte yürümeyi tercih ettim ama orada da diğer yerlerde olduğu gibi
“İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açtığı” söyleniyor ve çoktan ölmüş “Mustafa Kemal
Paşa”ya “yaşa” denip duruluyordu. Bu benim için bir hayal kırıklığı oldu. Bunu,
Haziran Hareketi’nden bir arkadaşa da ifade ettim.
Miting alanında Emep İstanbul örgütünün ve Kaldıraç’ın iki
bildirisine rastladım. Akıl verir havalarda yazılmış iki bildiriydi ve sonuçta
bir şey söylemiyorlardı. Sonrasında da internetten bazı sol sitelerin
yorumlarını okudum. Okuduklarım, genelde solda hep görüldüğü gibi, yine “her
şeyin en doğrusunu biz biliriz” havasında yazılmışlardı, “doğruları” göstererek
bizleri irşat ediyor ve solun misyonuna uygun olarak “sınıf mücadelesi”
açısından yorumlar getiriyordu olaya. Örneğin bu mücadelede işçilerin düşmanı
emperyalist ülkelerin ve patronların örgütü TUSİAD’ın hedef alınması
gerektiğini ileri sürüyorlardı. Elbette emekçilerle sözü geçenler arasında
önemli bir sınıf çelişkisi mevcut olmakla birlikte faşizme karşı ölüm kalım savaşı
verilen bir dönemde bu çelişkileri ön plana çıkartmanın pek de doğru bir şey
olmadığını birileri söylemeli bu arkadaşlara. Aksi halde, günün birinde
kendilerini Kanal-a’nın, veya Kanal24’ün ya da Ulusal Kanal’ın konuşmacısı
olarak ekranlarda bulurlarsa hiç şaşırmasınlar!
CHP’nin Tutumu
CHP, kritik bir mücadeleyi esasen bir ay boyunca başarıyla
götürdü diyebiliriz. Bunu saptadıktan sonra ne gibi hatalar yapıldığı üzerinde
kısaca duralım. Bir kere polisle ve içişleri bakanlığıyla fazla içli dışlı bir
görüntü verildi. Buna gerek yoktu. Hele arada bir polisin “sağduyulu” tutumuna
övgüler düzmek tamamen gereksizdi. Bu tutum, CHP’nin aslında kazara iktidara
gelecek olsa bu polis teşkilatıyla nasıl canciğer kuzu sarması olacağının çok
iyi bir göstergesi. Evet, ne de olsa sonuç olarak establişmentin içinde yer
alan bir güç CHP yönetimi.
İkincisi, Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşün son etabını, Dragos’tan
Maltepe’ye kadarki 3 km’lik yolu tek başına yürüme kararı da saçmaydı. Bu
kararı açıklamakla kalmadı Kılıçdaroğlu, bir ay boyunca kendisine maddi ve
manevi destek veren insanları şaşırtacak ve karışıklığa sevk edecek şekilde,
“beni orada beklemesinler” falan gibi laflar etti. Böylece insanlar ne
yapacaklarını şaşırdılar. Acaba Dragos’a mı gidip yürüseydiler, yoksa
Maltepe’ye gidip mi bekleseydiler, bilemediler. Bir lider, o sıcakta her türlü
zorluğa katlanarak Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş insanları küçümseyen
bir ifadeyle ve kafalarını karıştıracak şekilde böyle laf etmez. Kısacası,
Adalet gibi, izan ve tevazu da herkese lazım!
Her neyse, bu yazdıklarım, o meydanda aşırı taraftar
birileri farklı slogan atmamızı “provokasyon” olarak nitelendirse de, “faşizme
karşı omuz omuza” olduğumuz dostlarımıza yönelik eleştirilerdir. Eleştiri yoksa
gerçek dostluk da yoktur!
Gün Zileli - 11 Temmuz 2017 - www.gunzileli.com - gunzileli@hotmail.com
